Üye Bilgileri.

size uygun bölümden devam ediniz.

sitemizdeki online işlemlerden yararlanabilmek için kayıt olup parolanızla giriş yapmanız gerekmektedir.
Daha önce insan kaynakları için bir parola aldıysanız o parolayı kullanabilirsiniz.

Henüz üye değilmisiniz? Yeni kayıt!

Detaylı Arama.

size uygun bölümden devam ediniz.

site içerisindeki tüm içerikte arama yapılmaktadır. birden fazla kelime aratabilirsiniz.


25 50 75 100

Yayınlanma Tarihine Göre
Eklenme Tarihine Göre
Başlığa Göre
Okunma Sayısına Göre

Başlıkta Açıklamada İçerikte

Aynen girildiği gibi
Kelimelerin hepsi
Kelimelerden herhangi biri
ODA ÇALIŞMALAR KENT GÜNDEMI MESLEKI UYGULAMA YAYIN ÜYELER EĞITIMLER ONLINE İŞL.

 

TMMOB MİMARLAR ODASI ANKARA ŞUBESİ

“KENT ve MİMARLIK”

20.09.2003

AKIN ATAUZ- Hepiniz hoş geldiniz.

Bu toplantıda aslında benim görevim, sadece bu toplantıda yapılması düşünülen işin ya da gerçekleştirilmesi düşünülen işlerin ortaya çıkması için kolaylaştırıcı olmak. Onun için ben bütünüyle sizin kararlarınıza ve sizin söylediklerinize göre davranarak bir şeyler elde etmeye, yol kat etmeye çalışacağım.

“Kent ve Mimarlık” diye bir başlığımız var, bunu bir hatırlatmak istiyorum. Ama birkaç dakika Faruk’a söz versem ve bu kent ve mimarlıkla ilgili yapacağımız bu toplantıdan onların neler beklediği konusunda bize birkaç dakikalık fikir verse yararlı olacak zannediyorum.

FARUK ŞAHİN- Birkaç ay öncesinden beri bu yerel yönetim süreçleri, yerel yönetim seçimleri süreçleri yaklaşırken, “bunda nasıl bir program oluşturmamız?” diye genel olarak bu konuyu önümüze aldık ve önümüze aldıktan sonra da birkaç başlığa bölerek onun içinde adım adım bunun üzerinde yürümemiz gerektiğine karar verdik. Bugünkü başlık aslında bunlardan biri, bir başlangıç noktası olarak onu koyduk.

Bir başka başlangıç noktası, şu anda hazırlanmakta olan bültenin dosya konusu, yani imar ve şehirleşme, imar ve kentleşme. Bültenin bir sonraki dosya konusu da yerel yönetim seçimleri.

Temelde amacımız, hani varmaya çalıştığımız nokta, Mart ayı sonunda ya da Nisan başında yapılacak olan yerel yönetim seçimleri için gerek adayların, gerek kentlinin bazı çekişmelerin ötesine gidemeyen tartışmalarını, bazı karşılaştırmaların ötesine gidemeyen tartışmalarını yönlendirebilecek, onlara çeşitli kavramlar üzerinden tartışma olanağı sağlayacak bir programı oluşturup, “Ankara kentinin programı şu olmalıdır” diye ortama sunabilir miyiz? Bu programın bileşenlerini nasıl bulabiliriz ve bunları ortama hangi araçlarla sunabiliriz? Bunun için de aslında hedeflediğimiz nokta, Kasım sonu, Aralık başı gibi, “Mimarlar Odası Ankara Şubesinin bu kentte beklentileri, yapılması istediği, düşündüğü şeyler, bu kentin vizyonuna dair hedefleri, bu kentin programına dair düşündükleri şunlardır” diye çeşitli araçlarla ortama sunalım dedik. Bunu da esasen demin dediğim gibi, kentlinin tartışmasını oluşturabilmek için, herkesin birbiriyle tartışmasını oluşturabilmek için yapalım. Bir yandan da bunun yan ürünleri olarak onu da söylemem lazım. Hazır olan ve üzerinde sürekli tartışılan, ne zaman, nasıl önümüze geleceğini bilmediğimiz birkaç da yasal düzenleme var. Yine aynı programın içinde bunlara da değinilebileceğini düşündük. İmar ve Şehirleşme Kanun Tasarısı, Yerel Yönetimler Kanun Tasarısı gibi yasal düzenlemeler ve onların alt düzenlemeleri var.

Yine, bir yandan da şu anda yürüyen “Yaşasın Kentler” Yarışması var. Bunlar bu esas hedeflediğimiz programın yan ürünleri olabilir, onların üzerinde de tartışmalar yürüyebilir diye düşündük. Bugünkü toplantının konusu ise, böyle bir programa doğru adım adım giderken, hangi bileşenlerin üzerine nasıl çalışmalar oluşturulabilir ve bunları böyle tek bir programa alıp ortaya koymak şeklinde değil de, “nasıl ürünlerle adım adım kamuoyuyla ve mimarlık camiasıyla ve diğer alanlarla nasıl paylaşabiliriz ve buralardan sonuç elde edebiliriz?” diye bu önümüzdeki 6-7 aylık sürecin bütününe dair eklemlenme, tarifleme, her türlü şeyin fikrini alalım istedik. Zaten bültendeki yazıda da yaklaşık buna yakın bir tarif var. Bugünkü gündemin genel konusu bu.

AKIN ATAUZ- Faruk’un söylediklerinden anladıklarımıza göre, yan ürünleri de göz önünde tutacak olursak, bu zamanımızı bölmelere ayıralım mı, yoksa bir genel tartışma mı açalım? Yani bir kısmını “yasal gelişmelerle ilgili ne yapabiliriz?” bir kısmını “kent programını nasıl oluşturabiliriz?”, bir kısmını da “Yaşasın Kentler” Yarışmasıyla ilgili belki kafamızda uçuşan düşünceleri birbirimize biraz açmak ve danışmak için ayıralım mı? Böyle bölümler olsun mu, yoksa genel bir tartışmayla mı devam edelim?

Evet Mehmet. 

MEHMET ADAM- Ben daha evvel Şekibe’ye falan da söyledim, Mimarlar Odasının da haberdar olması gerekiyormuş gibi geliyor. İstanbul’da WOLD diye bir örgüt var; seninle beraber oraya gitmiştik. Bu World Academy for Local Goverment and the Democracy “Yerel Yönetimler ve Demokrasi İçin Dünya Akademisi” diye bir yer. Türkiye'nin yaşadığı ve muhtemelen yaşamaya devam edeceği depremlerle ilgili olarak hem depremlerden, hem de sağlıksız bir şekildeki “gecekondu” denilen çevrelerin oluşup gelişmesi yüzünden, “Kırılgan Kentler” diye bir kitap çıkartmaya hazırlanıyorlar. Dolayısıyla, bu galiba UIA’nın düzenlediği kentleri yücelten şeyler yerine, aslında bana hepsinden önemli gelen, bir Dünya Bankası iktisatçısı, “250 yıl önce insanoğlu bir icatta bulundu” diyor. Fakat iktisatçının ismini falan hatırlamıyorum, daha doğrusu atladım onu. Bu insanlığın yaptığı çok büyük buluşu “sanayileşme” diye adlandırıyor, “Bu sanayileşme beraberinde işgücü ihtiyacından dolayı yoğunlaşan kentleşmelerin yaşanmasına sebep oldu ve yoğun kentleşmeler sanayilerin de desteğiyle küresel ısınma vesaire gibi dünyanın sonunu getirecek nedenleri başlattılar” diyor. Ben bunlara çok hak veriyorum. Dolayısıyla, “o kırılgan kentlere de, bırakın kırılsın kentler, yıkılsın kentler, molozlarının üstüne yeni sağlıklı yaşam çevrelerini kuralım” diyorum.

Yeni sağlıklı yaşam çevreleri de, Hollanda kökenli ICT diye “Information Communication and Technology” diye adlandırdıkları bu bilgisayarlar sayesinde artık sanayilerin falan olmasına, bir zamanlar Allen Tofler’in Silikon Vadisi örneğinden hareket ederek söylediği şeyleri, Hollanda şimdi kendi konut politikasını, şehirleşme politikasını, yerleşmeler politikasını değiştirmek üzere bir araştırma yapmaya başladılar. Ben bunları çok sağlıklı gelişmeler olarak görüyorum. Öneriyorum ki, artık kentler diye böyle kümelenmeler yerine, o kentlerin içindeki alt kültürlerin bir araya gelerek komünitelerini oluşturmaları ve o komünitelerin de kooperatifler şeklinde kervansaraylar biçimindeki yapılarda yaşamaları. Bu yapıların zemin katları atölyeler olacak, üst katları da yine Hollanda’dan çıkan Habraken adlı tasarımcının İngiltere’de artık “do it yourself” adıyla anılıyor, yani insanların kendi evlerini kendileri yapmaları. Bu gelişmiş olan inşaat sektörü, sanayinin de insanlara kendi kendilerine yapabilecekleri evler için bileşenler üretmeleri diyorum ve bitiriyorum.

AKIN ATAUZ- Mehmet’in söylediğinden anladığım kadarıyla, “bir bütün sorunlarla ilgili genel bir tartışmaya başlayalım” diyor.

SAİT KOZACIOĞLU- Aslında böyle yeni bir konuyu, yani tartışmaya başladığımız bir konuda belki de, en iyi yöntem filin tariflerini biriktirmek. Herkes algıladığı kadarıyla bir açılış yaparsa, sonunda elimize oldukça yakın bir tanımlar dizisi oluşturabiliriz diye düşünüyorum. Ben de bu anlamda “ben nasıl bakıyorum?” diye konuşabilirim, ama bu söyledim usul hakkında.

AKIN ATAUZ- Sait’in önerisi, bence de iyi bir öneri, çünkü yeni tartışmaya başlıyoruz ve şimdilik genel olarak düşüncelerimizi bir sayalım, sonra onu gruplandırmak, sınıflandırmak mümkün olduğu kadar birlikte yapabilirsek yaparız, yapamazsak devam ettiğimiz toplantılarda böyle bir yol izleyebiliriz.

Yalnız bir şeyi daha hatırlatmak istiyorum: Sait şimdi söylemedi, ama biraz önce dışarıdayken “‘Kentler ve Mimarlık’ kadar büyük bir başlık altında bakmak yerine, ‘Ankara kenti ve mimarlık’ diye birazcık daha özgülleştirilmiş, somutlaştırılmış bir başlık olarak bakmak, belki söyleyebileceğimiz şeyleri daha somut ve düzenli söylemeye de yardımcı olabilir” demişti.

Bu düşünceyi onaylıyor musunuz? Yani genel olarak herkes “Kentler ve Mimarlık” konusu altında, nasıl kentlerle ilgili düşüncelerini oldukça serbest ve geniş bir şekilde tanımlamaya başlayabilir. Bu tanımdan kalkarak, daha sonra bir sınıflandırma, gruplandırma, bir yapı oluşturmaya doğru yönelebiliriz. “Hayır” diyen olmadığına göre, tamam herhalde.

SAİT KOZACIOĞLU- Bu toplantının programı bana bir hafta kadar önce geldi, ben de onun üzerine düşünüyorum, hızlı olarak da düşündüklerimizi size aktarmaya çalışayım, çünkü çok az bir zaman var.

Bunlardan biri; gerçekten olayı daha önce Akın’ın bahsettiği gibi, Ankara özelinden yaklaşmak, yani kentleşme konusunu ihmal etmeyelim, ama böyle bir genelliğe Ankara’dan gitmeye çalışmak, bence daha verimli olur diye düşünüyorum, yani yöntem olarak daha verimli olur.

Bir de, şu anda aktüel, yani yerel yönetim seçimleri yaklaşırken, belli bir aktüelliği var. O iki yasa tasarısı, o yasa tasarıları da herhalde kadük olacak. Onlar bildiğim kadarıyla, bir dört senedir Mecliste görüşülüyor, komisyonlarda dolaşıp duruyor. Ama bu yönetimle çıkar mı, çıkmaz mı; o kadarını bilemiyorum. Ankara’dan giderek söyleyebileceğimiz şeylerin başında, yani benim söyleyebileceğim şöyle: Bu şehir hayatiyetini kaybetmekte, yani Ankaralılar olarak bunun farkına varmamız lazım. Bu şehir 70’lerdeki halinde değil, zaten çok kan kaybetti, yani kendi gerek entelektüellerinden olsun, gerek zanaatkârlarından olsun, 80’ler ve 90’lar boyunca hem Ankara’nın bu semtlerinden, hem de Ankara’nın daha kuzeydeki semtlerinden çok sayıda insan İstanbul’a göç etti. Bunun bir nedeni var, yani bu hem bir neden, hem de bir sonuç. Şehir hayatiyetini bir şekilde kaybediyor. Bunda büyük ölçüde ben yerel yönetimlerin yönetimsizliğini de fark etmekteyim. Onun için şu aktüel durumda bunun üzerine gitmemiz iyi olur diye düşünüyorum.

Bütün bu tartışmalardan sonra bir mesaj oluşturacağız. Bu mesajımızın tabii bir taşıyıcısı olacak. Bana göre mesajlar için en iyi taşıyıcı, bir slogandır, yani bizim bir slogan üretmemiz lazım. Mesela, ben burada birkaç tane önerebilirim, başkaları da önerebilir. Ama bizim Ankara için bir slogan üretmemiz lazım ve bu sloganla bu kent için düşündüklerimizi aktarmamız gerekiyor. Bu slogan çarpıcı da olması gereken bir şey elbette, ama ayakları da yere basmalı. Bence, mesela bir “aydınlık Ankara programı” gibi bir söz, Ankara için düşündüklerimizi, eleştirilerimizi ve öngörülerimizi programatik bir çerçevede bir araya getirebilir. Böyle bir ibare bunu da, bir slogana dönüştürebilir. Bunun içini de doldurmak, yani gündelik hayatımızdan yola çıkarak aslında çok kolay. İki yönlü bir aydınlıktan söz ettiğimizi anlatabiliriz.

Biri, fiziki olarak bu şehir ışıklandırılmıyor, yani en büyük sorunlarından biri ışıklandırılmıyor. OECD ülkeleri başkentleri içinde bu kadar karanlık bir şehir de yoktur, bizden daha düşük milli gelir seviyesi olanlar da dahil olmak üzere. Bunun ışıklandırılmaması da, gerçekten birtakım güvercin kafaların filan ürünü. Şuradaki belediyenin, tabii o tasarımsız ışıklandırmasına karşı, Ecevit’in tepkisini ben gazetelerden okumuştum. Ama tasarımsızlığına karşı çıkmıyor, sadece israf diye karşı çıkabiliyor. Bir kent bir güvercin kafasıyla nasıl algılanabiliyor, onları da öylece görebiliyoruz. Bunları aşabilecek, gerçekten Ankara’ya aydınlık bir bakış getirebilecek bir programı buralardan üretebileceğimizi düşünüyorum.

İkincisi; mesela bu yaya bölgelerimiz. Böyle bir kentin yaya bölgesiz olması düşünülemez, ama bu yaya bölgeleri bugün delege simsarlarına büfe tahsis etmek için kullanılıyor. Bunları buraya getirebileceğimiz veya karşılaşacağımız bütün belediye başkan adaylarının yüzüne karşı açıkça söylememiz lazım. Bunlar bilinmeyen şeyler değil, yani kibarlığı da bir tarafa bırakmamız gerekiyor.

Aydınlık kavramının ikincisi, Ankara konumu itibariyle bu ülkenin bir kültür başkenti. Aslında sadece kültürün de ötesine giderek, özellikle kış aylarında bir rekreasyon başkenti de olabilecek bir konumdadır. Ama bazı şeyleri Ankara’da yanlış yapıyoruz. Mesela, dikkat ederseniz, bütün festivaller hep Mayıs ayının ilk haftalarında yapılmaya çalışılır, yağmur altında hepsi de perişan olur. Halbuki, Ankara’nın güzel ayı Eylüldür, yani festival burada Eylül ayında yapılabilir. Eylül ayında yapılabilecek bir festival Ankara’nın yeni eğitim sezonuna başlarkenki o şevkini, heyecanını da örgütleyebilir. Bunun için ben bir “Ankara festivali” diye, İstanbul’dakiler kadar kurumlaşmış ve onlar kadar tabanı olan bir şeye öncülük etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Birtakım yerel yönetim adaylarından filan da bunlar için bir -comitmont- kendilerini bağlamalarını istememiz de gerekebilir.

Yapılabileceklerin dışında şu anda yapılmayanları da var. Ankara öyle bir yer ki, hiçbir kütüphanesini kullanamazsınız. Nereye gitseniz, “devlet memuru musun? Kâğıt getir” O kâğıdı getirsen, saat 17.30’da kapanır. Ankara Resim Heykel Müzesi, -ben onun restorasyon projesini de yaptım, onun için çok iyi biliyorum- bildiğim kadarıyla son 10 yıldır devamlı kapalı, şu anda da kapalı, yani ben bir hafta önce gittim yine kapalıydı. Ne var? Tadilat. Ne bitmez tükenmez bir tadilat. Ama salonu kullanılıyor. Salon da okul müsameresi etkinlikler için kullanılıyor. Biri de, bizim tarihi kentler toplantısı oldu. Bence okul müsameresinden de daha kötü toplantıydı. Biz Ankara’daki bu mevcutları kullanamadığımız gibi, 80’li yıllarda, 90’lı yıllarda kentin talepleriyle, kentin ihtiyaçlarıyla ortaya çıkmış olan projelerimizi tamamen unutmuş durumdayız. Atatürk Kültür Merkezi şansız bir yapılaşma olabilir, fakat özellikle de bu karanlık ve ulaşımsızlık yüzünden terk edilmiş, akşam saat 17.30’da kapatan bir izbeden ibaret, yani AKM gibi Ankara kültür hayatının bir çekici noktası olması gereken bir yer.

Benzer bir şekilde, senfoni orkestrasının yapısı için bir yarışma yapılalı 11 yıl olmuş. Aynı şekilde Devlet Opera ve Balesi için yarışma yapılalı 10 yıl olmuş. Bunların inşaatları daha henüz temel seviyesine bile geçmemiş durumdadır. Bunları bir şekilde bizim, Bayındırlık Bakanlığının ve Kültür Bakanlığının yapamayacağını da görüp, bir şekilde yerel yönetimlere buna sahip çıkması ve bunlara el koymasını talep etmemiz lazım. Bu yapılar olmadan, zaten Ankara’da kültür başkenti filan olunmaz. Ama bu yolda atılacak adımlar, ille de büyük yatırımlar, büyük masraflar getiren şeyler de değil, mesela bizim Eylül ayında Ankara’da 10 yıldır her yıl olan bir yapı fuarı oluyor. Biz bunu şimdiye kadar, hiç mimarlığın sergilenmesi, mimarlığın eleştirilmesi, mimarlık için bir ışık tutulması olarak kullanamadık. Bu yoksa, aslında belli bir çerçevede içinde kolaylıkla örgütleyebileceğimiz ve o Yapı Fuarına gelen insanlara Ankara ve mimarlık üzerine bir şeyler anlatabileceğimiz bir imkân, Ankara’nın önemli fuarlarından biri. Belki o “festival” dediğimiz olay da, bu fuarlarla bu şekilde entegre edilmelidir. Ama bütün bunlar için aslında aydınlık bir bakış açısı gerekiyor, yani “aydınlık” kelimesini üçüncü kullanışı da bir yerde o, yani bakış açımızın aydınlık olması gerekiyor. Böyle bir çerçevede yaklaşırsak, o zaman bu kentlerin kutsanması gibi bir kavram altında bu UIA programına da bir katkıda  bulunmuş oluruz. Önce bu şehrin hayatiyetini kaybetmesini engelleyecek unsurları bulup, onlar üzerinde de düşünerek bunu yapmamız lazım. Ankara ne kadar çok sanayi çarşısı da yapılsa veya organize sanayi bölgesi de yapılsa, yine o 70’lerdeki konumunu Türkiye’de geri kazanamaz. Ama bütün bu kültürel imkânları seferber ederek ve sokaklarını akşamlarını yaşanabilir bir hale getirerek, büfelerin istilasından kurtararak çok adım atabilir diye düşünüyorum.

Burası bütün Anadolu’dan 3-4 saat mesafede birçok il merkezi var, onlar için bir çekim kaynağı haline gelebilir. Aslında Paris’in, Londra’nın, Kopenhag’ın, Roma’nın esas geçimi de budur, yani bunlar yabancı turistlerden çok, kendi hinterlantlarının bu ihtiyaçlarını karşıladıkları için, başkent görevini görmüş olurlar ve kent olarak da çalışır hale gelirler.

Benim kısaca söyleyeceklerim bunlar.

AKIN ATAUZ- Sait’in yaptığı açılış iyi bir açılış oldu. Sait gibi devam etmeyi düşünen, yani genel olarak kentte ya da Ankara’ya nasıl bakmalıyız ve böyle bir programdan neler beklemeliyiz? Bu programın içine neler koyabiliriz ya da düşüncemizi bir alamda geliştirmek için tahrik edebiliriz?

MEHMET ADAM- Tam yılını hatırlamayacağım, ama galiba iki önceki yerel yönetim seçimleri öncesindeydi. “Ne istediğimizi biliyoruz” diye bir çevre duyarlılığı grubu bir metin çıkartmıştı. Onu çoğaltmıştık, “bütün belediyelere seçimden önce gönderelim, programlarını yaparlarken göz önüne alsınlar” falan gibi düşünceler vardı. Ama göndermeyi beceremedik galiba, gönderdiklerimiz de bir kenara attı herhalde. Şu anda da mesela, “belediyeler, seçimler öncesinde yapacakları bütün harcamalarını dağıttılar, onun için belediyelerden bir şey beklemeyin” diyorlar.

AKIN ATAUZ- Bu konuda bir şey ekleyeyim: Aşağı yukarı şu anda yapmaya çalıştığımız şey de, bugün içinde bulunduğumuz koşullarda, yani 2003 yılı için bir anlamda “ne istediğimizi biliyoruz” broşürü gibi bir şey hazırlamak, ama o broşürün aynısını kullanamayız, çünkü epey eskidi, daha doğrusu birçok yeni şey eklememiz lazım, yeni fikirler eklememiz lazım. Belki bazıları hâlâ kullanılabilir niteliktedir, ama onu yeniden yapmalıyız. Sait’in söylediği de öyle bir şey, yani “aydınlık Ankara”daki aydınlığın içini nasıl dolduracağız? Yeniden buna dair bir şeyler bulmalıyız. Önemli olan, sadece bulduklarımızla değil, bulmak için yaratacağımız tartışmanın yaratacağı heyecanı birbirimize iletmemiz, yani bir şeyi koyup bulmak değil, bir şeyi bulmak için o arayışın heyecanını da birbirimize geçirmeliyiz ve mümkünse bunu tüm kent halkıyla paylaşabilir bir hale getirebilir; önemli olan bu. Dolayısıyla, bizim geçmişimizde, birikimimizde belki dönüp referans olarak kullanabileceğimiz bir belge olarak durabilir, ama yeniden ve bugüne dair şeyler söylediğimiz türde başka belgeler üretmeliyiz. Buna o heyecanı elde etmek için de ihtiyacımız var.

GÜVEN ERTEN- Ben, kendinizi bir 2020’de düşünmenizi rica edeceğim. Mesela, şöyle bir ortamda kentsel gelişmeleri etki değerlendirme toplantısı yapıyormuşuz gibi ela alalım. Mesela, oradan bir konuşmacı -ben bunu kesinlikle yapmak istemiyorum- “2003 yılı çok önemliydi. Bir yandan, yerel yönetim seçimlerinde merkezi yönetimin, hükümetin kendi etkinlik alanlarını genişlettiği ve yaydığı bir süreci başlattı. Bu süreç içerisinde kentin kaderlerini etkileyen birtakım kamu alanları, Hazine arazileri, kıyı, 2/B mevzuatlarını etkinleştirecek de yerel yönetim sürecine kavuştu ve bunu yaydı ve bunun arkasından sorunlarla karşılaştık” diyebilir. “Bakanlığın kurumsal yapısı değiştik, Bayındırlık İskân Bakanlığı içinde başka bir yapıya dönüştü. Yerel yönetimlerin il özel idareleriyle, valiliklerle birtakım başka bir dönüşüme kavuştu ve sonuçta bunlar bunlar oldu” denilebilir. Bu örneği ben niçin veriyorum? Çünkü, bugün 1984 ve 1985’i biraz böyle tartışıyoruz, yani yerel planlama yetkilerinin yerel idarelere verilmesi, belediyeler tarafından plan değişiklikleriyle hasar görülebilirliği yüksek bir kent yapısının ortaya çıkması, Büyükşehir Belediye Yasasıyla kentin yönetiminde bir ikili yapının ortaya çıkmasıyla idari anlamda çıkar çatışmaları ve bunun kentin mal oluşlarını, bugün bunları tartışıyoruz. 2020 yılı içerisinde de, o güne ulaştığımızda belki “Türkiye’de 2003’ten itibaren bu değişik sermaye birikimleriyle, kentin artık çeperleriyle, kırılganlıklarıyla o kadar örtüştüğü ve böyle böyle sorunlarla karşılaşıyoruz” diyebileceğimizi ben şey yapıyorum.

Bugün ele aldığımız yerel yönetim kavramı, seçim kavramı, imar şehirleşme kavramı çok stratejik bir önemi olmaya başladı. Bir kere artık kentin problemi, imar ve şehirleşme değil, zaten şehirleştik, kötü şehirleştik. Bunu nasıl düzelteceğiz? Yani soracağımız soru bu, siz bunu yerel yönetimlerde nasıl düzelteceksiniz? Bunun nasıl bir yönetim anlayışıyla, nasıl bir kafa aydınlanmasıyla, yönetim aydınlanmasıyla yapacaksınız? Alacağımız cevapları, bir kere kendimiz içerisinde nasıl bir şey istiyoruz, yani bu kent ne istiyor? “Ne istediğimizi biliyoruz” derken, bir de biz kendimiz içerisinde bunlara cevap üreten bir meslek grubuyuz. Bizim bu konu üzerindeki vizyonumuz, yani 20-30 yıl sonrasına vereceğimiz mesleki anlamda hizmetimiz ne olacak, bunları biliyor muyuz? O yüzden kent, mimarı kavramına ben şöyle bakıyorum: Yapılaşmalar değil, yapılmış çevreler bizim bir problemimiz olacaktır. Peki, birinci soru; yapılmış bir çevrede mimarlık nasıl yapılır? Bir yapının kendisi mimari projeye nasıl konu olur?

İkincisi; büyük ölçekte kentsel projelerle kentlerin gelişmesini etkileyen süreçler var. Ankara örneğinde olsun, bir ulaşım altyapı projesi, bir anda kentin tüm sistemini değiştirecek, kullanımı değiştirecek bir süreç. Peki, bu tür projelerin kentsel etki değerlendirmesi nasıl yapılmış, nasıl program içerisinde ilerliyor? Hemen kentin Ankara özelinde bir ATO örneği konuşulmuştu. Çok büyük ölçekli bir gayrimenkul geliştirme projesi, 60 bin metrekare filan diye hatırlıyorum. Mesele, bunun tüm süreç içerisinde elde edilmesini tartışırken, bunun yöntemi üzerinde bir tartışma mı geliştirmek gerekir; yoksa onun kentin gelişmesine... Kentin hemen birinci gündemindeki konuların nasıl ele alındığı üzerinde bilgilenmemiz de eksik. Dolayısıyla, bu süreç içerisinde ben biraz da bulunduğumuz dönemin özelliğini, kırılganlığını fark ederek, “ne istediğimizi biliyoruz” derken bunun altını nasıl dolduracağız? Ben onun tartışma konusu olmasını talep ediyorum.

AKIN ATAUZ- Güven “aslında bir şeyi tartışabilmek için yeterli düzeyde bilgiye de sahip değiliz ve bu bilgiye ihtiyacımız var” diyor. Ama istersen şöyle yapalım: Bilgiyi şu anda ve burada topluca elde edemeyiz, ama nerede bilgi boşluklarımızın olduğunu, nerede yeni bilgilere ihtiyacımızın olduğunu fark etmek için buradan ipuçları yakalayabiliriz, bu tartışmaya biraz da o gözle bakalım. Mesela diyelim ki, Sait’in önerisindeki aydınlığı fiziki anlamını, yani kentlerin aydınlatılmasını, gece aydınlatılmasının probleminin ne olduğu konusunda yeteri kadar bilgimiz var mı ya da bu konuda bilgi edinmek istiyorsak ne yapacağız? Bu bir soru olarak kafamıza eğer uyanmaya başlıyorsa ve bu konudaki bilgi eksiklerimizi nasıl dolduracağımıza dair bir şeyler aklımıza geliyorsa burada rahatça söyleyebiliriz ve bu da çok yararlı olur. Ne istediğimizi de söyleyebiliriz, ne istediğimiz konusundaki bilgi eksiklerimizin nerede olduğunun farkına varıyorsak, bunları da algılandırabiliriz. Hatta mümkünse, bu bilgi eksikliklerini tamamlamak için ne yapılabilir, nasıl bir yol izlenebilir, nasıl bir yöntem kullanılabilir? Bunlara dair önerilerimiz varsa, bunları da söyleyebiliriz, bu da çok yararlı olur. İki şey demek istiyorum: Mümkün olduğu kadar özgür bir şekilde, alabildiğine tasavvurlarımızı, içinde yaşadığımız kentin olmasıyla ilgili taleplerimizi burada dile getirebiliriz. Sonra da bunları gerçekleştirmek, bunları birazcık daha bilinebilir hale getirmek için bilgi eksikliklerimizi ve bilgi eksikliklerimizi tamamlama yöntemlerimizi de konuşabiliriz.

ARDA ÖNGÖREN- Aslında bence, bir program oluşturmak çok güzel, ama bu programı adayları veya “kenti yönetmeye aday” dediğimiz insanlara nasıl kabul ettireceğiz ya da bu insanlar buna uymak ya da bizimle birlikte bir hareket etme yoluna nasıl gidecekler? Onu bence düşünmemiz gerekiyor.

Beyefendinin demiş olduğu gibi, “biz istediğimizi biliyoruz” hareketi de sanıyorum, orada tıkanmış durumda, öyle kalmış. Acaba buradan çıkacak şey de, şimdi bende bir umutsuzluk işareti yarattı, çünkü bu tarz toplantılar ilk değil, son da değil, yani bu tarz toplantılar sonucunda mutlaka bildiriler hazırlanıyor, bültenler çıkıyor. Belki, benim yaşım genç, ama olmuştur diye de mutlaka düşünüyorum, yani okuduklarım da bunları biliyorum. Bunları acaba, adaylara nasıl iletmekten öte, onları buna nasıl ikna edebileceğiz? Bu kenti nasıl daha iyi ve daha yaşanabilir bir kent haline için uğraş verdiğimizi, onlara bunun ilerideki 2020 yılında ya da 2050 yılındaki kent profilini göstermeyi nasıl başarabileceğiz? Bunun için de acaba, sadece adaylarla mı ya da kent yönetimine talip insanlar, belediye meclis üyeleri olsun, diğer insanlar olsun, belki muhalefetiyle, onlara ulaşmak mı? Yoksa halkın da bir anlamda bilinçlenmesi... Tabii bu bizim elimizde olan bir durum değil, ama ben yaklaşık 20 senedir Ankara kentindeydim ve kent ben bu kente geldiğimden beri giderek kötüleşiyor, her yıl daha kötüye gidiyor. Her yıl bu kötü durumların üzerine daha da kötü olacak ve ileride çözülmesi daha da güç durumlar ortaya çıkacak şeyler yapılıyor. En kötüsü de, halkımız, yani buradaki kentliler buna giderek daha kayıtsız davranmaya başlıyorlar. Bunun sebeplerinden bence en büyüğü, ülkemiz giderek hukuk devleti olmaktan çıkıyor. Mimarlar Odasının yapmış olduğu çok büyük mücadeleler var. Kenti çirkinleştiren, kenti tıkanmaya yönelten gerek ulaşımında, gerek çevre düzenlemesindeki projelere karşı verdiği mücadeleler var, ama bu da hukuk sistemi içerisinde kendini bulamıyor ve hukuksuzluk içinde eriyip gidiyor ve bu sadece bir bağrışmadan, bültenlerde yer almaktan öteye gitmiyor. Ne medya bunu takip ediyor, ne başka bir şekilde. Ancak büyük bir deprem olması gerek ki, o zaman mimarlık ve onun getirdiği kentleşme, şehircilik kavramları ortaya çıksın. O da belki, bir iki haber bülteni kadar tartışılsın.

Benim açıkçası söylemek istediğim şey, bunları nasıl, bu bülteni çıkarmak ya da bir program yapmak kadar, bunu nasıl iletebileceğimizdir.

AKIN ATAUZ- Sait tasavvurlarımızın nasıl olabileceğinden bahsetti. Güven bu tasavvurlarımızı oluşturmak için ve arkalarını güçlü bir şekilde doldurabilmek için bilgi eksikliklerimizden söz etti. Arda ise, “bu bilgi eksikliklerimizi diyelim ki tamamladık ve bir program oluşturduk. Bu programın iletişim strateji, bu programı içinde yaşadığımız toplumla bir ilişki içinde geliştirebilmek ve onlarla tartışabilmek strateji nasıl olmalıdır; buna da dikkat edelim” dedi. Yani üçü de birbirine ardına eklenen üç dikkatle durmamız gereken konu.

SAİT KOZACIOĞLU- Ben Arda arkadaşın “umutsuz” kelimesini çok kullanması üzerine bir şeyler söyleyeyim. Aslında bu kötümserliği hiç yer yok, yani şimdi tartıştığımız ve eleştirdiğimiz şeylerimizin durumu açısından bile bakarsak, dünyanın en büyük başarı hikâyelerinden birini eleştiriyoruz. Hiçbir ülke 50 yılda nüfusunu büyük oranda Türkiye'deki gibi kentleştiremedi. Bu kentleşme sürecinde de yaşanan şeyler, Londra’sında da, Paris’inde de veya aklınıza gelen bütün diğer metropollerde de buradan daha berbat oldu. Onun için biz aslında büyük bir başarısızlık zincirinin bir son halkasını eleştiriyor değiliz. Aslında biz büyük bir başarı öyküsünün rayına oturması için çalışıyoruz. Gerçekten Türkiye'nin kentli nüfusu 2 milyon, bugün 60 milyonun üzerinde; bu çok ciddi bir olay. Bu mimarlarıyla, mühendisleriyle, inşaat işçileriyle, müteahhitleriyle herkesin payının olduğu ve bence de alkışlanabilecek bir olay. Onun için hiç de öyle bakmayalım. Ama neye bakalım? Bu nereye gidebilir, nasıl düzelebilir? Ona bir bakalım.

Bu bilgi eksikliği konusunda da, ben aslında şunu söylemek istiyorum: Bu zor bir kavram, yani “eksik olan şey bilgi eksikliği” dediğiniz zaman, böyle tam bir felsefi çukura düşüyoruz. Çok dikkatli olmak lazım, o zaman bilgi değil o. Bilmiyorsak bir şeyi, zaten onun ne kadar bilgi olduğu çok belli değil. Onun için biz aslında bildiklerimizle yola çıkmak zorundayız. Mantık yürütürken de, böyle üzerine basılabilecek taşlara dikkat edilmesi gerekiyor. Ama senin söylediğin çok önemli, yani 2020 yılında veya bugünlerde herkesin ağzında 2023 yılında, Cumhuriyetin 100 üncü yılı. Dönülüp bakıldığında, 2003 yılı bir dönüm yılı olabilir mi? Bunun olabilmesi için neler yapmalıyız ki, biz buradan programatik sonuçlar çıkarabiliriz, çok verimli bir bakış tarzı aslında bu. “84’te şunlar oldu, ondan dolayı da bunlar oldu” gibisinden “o dönüm yılıydı” diye eleştirilerimiz için kullandığımız gibi, aslında bu yaklaşımla onu 2023’ten bakıldığında bir dönüşüm yılı olabilmesi için bu yılın, ne yapılması gerektiğini, hangi programın ortaya çıkması gerektiği için de kullanabiliriz. Onun içi o da çok verimli bir bakış tarzı, onu da bir şekilde entegre etmemiz lazım diye düşünüyorum, yani 2020 yılına veya 2023 yılına yönelik bir program yapmak kadar, oradan dönerek bugün ne yapılması gerektiğini çıkarmak da çok önemli.

Ben Ankara dışında mimarlık yapıyorum ve gerçekten Mimarlar Odasının diğer şubelerinin, belediyelerin, diğer TMMOB üyesi odaların, başka kuruluşların valilikle ve belediyelerle ilişkileri Ankara’dan çok daha düzeyli ve örgütlü olarak gidiyor. Birçok şey var, mesela Adana’da, Mersin’de, İzmir’de var. İl koordinasyon kurulları diye ayda bir toplanan, bizim Mimarlar Odası şubesinin de olduğu, büyükşehir belediye başkanının da geldiği, öbür belediye başkanlarının veya imar dairesinden adamların da geldiği böyle bir ortak forumlar var. Ankara’da bir türlü bunları gerçekleştirememiş durumdayız. Aslında “Ankara hayatiyetini kaybediyor” derken, biraz da bunları düşünerek söylüyorum.

Bir de, çok içeriğine bilmeme rağmen, Gündem 21 diye bir inisiyatif var, o da bu saydığım şehirlerde, daha çok sivil toplum örgütleri ve akademik kuruluşlarından kişilerin katkılarıyla yürüyor. Tam ne olduğunu bilmiyorum, ama mesela, bu gibi konuların kentteki seçilmiş yöneticilerle konuşulabildiği forumlar. Bu şu andaki belediyelerin yapısıyla, herhalde devlet merkezindeki valinin de kendisini çok hareket kabiliyete içinde bulamaması nedeniyle Ankara’da aşağı yukarı imkânsız gibi görülüyor. Ama bunları da hatırlamakta yarar var, bir şekilde taşradan da bunları getirmemiz gerekecek.

AKIN ATAUZ- Sait birinci konuşmasında Ankara’nın bir kültür başkenti olmasının, Ankara’ya nasıl ... söyledi; şimdi de herhangi bir kentin gelişebilmesi için, kentin örgütlenmiş kurumlarının, sivil toplumunun seçilmiş yöneticilerinin vesaire bir araya gelebileceği demokratik süreçlerin ne olabileceği üzerine söyledi. Yani ikinci söylediği, “birincisini yapmak için kullanabileceğimiz bir aracı nasıl geliştirebiliriz?” sorusu gibi gözüküyor bana.

FARUK ŞAHİN- Öyleyse ben de önce onunla ilgili bir şey söyleyerek başlayayım. Yenimahalle ve Çankaya Belediyesi zaman zaman çeşitli yöntemlerle bunu deniyor. Büyükşehir Belediyesi bunu çok kapalı bir alanda ve çok içine kapalı bir yapıda zaman zaman oluşturuyor, ona özet olarak “yapmıyor” diyoruz. Ama Yenimahalle ve Çankaya Belediyesi mesela, bu Yenimahalle Belediyesinin semt birimleri aracılığıyla, her ikisi de bir kent kurultayı şeklinde bütün bu tarafları bir araya getirdiği toplantılar aracılığıyla deniyor. Bu yerel yönetimler seçimleri sürecinde önümüzdeki altı ay içinde de böyle şeyler olacak. Onlara dair de, çeşitli hazırlıklar ve o şekilde oraya da eklemlenmeye çalışılacak. Ancak Büyükşehir Belediyesindeki durum farklı, hani son bültende de cevabi yazısını görmüşsünüzdür. Orada ayrı bir sorunumuz var, ama biz peşini bırakmıyoruz. Bize gelen ya da bizde oluşan her türlü şeyi Büyükşehir Belediyesiyle ısrarla ilişki içine girerek sürdürmeye çalışıyoruz, yani o yazıya rağmen hâlâ biz de kendi tarzımızı oluşturarak devam ediyoruz.

Esas söyleyeceğim ise şuydu: Arda’nın söylediğinin üzerine, hani nasıl olacağına dair kafamızdaki fikirlerden bir iki şey söyleyerek diğer tarafa geçmek istiyorum. Aslında bu programın şöyle bir tarafı olmalı: Demin ben anlatırken onu söylemeye çalıştım. Kentlinin tartışacağı şeyleri belirlemeye dönük bir çalışma, yani kaçınılmaz olarak önümüzdeki 6-7 ay içinde her takside her taksici müşterisiyle “bilmem kim aday olmuş, şunu yapacakmış, yok onu yapamaz, şunu yaptıydı da batırdıydı” diye tartışacaklar, bu sohbetler olacak. Demek ki, mesela bizim buna müdahale etmemiz gerekiyor. Bütün taksilere bu programdan bir tane konulmasını sağlamamız gerekiyor. Taksilerde şimdi var. Görüyor musunuz; bilmiyorum. Taksici bülteni var. İstanbul’da hazırlanıyor, çok aktüel ve son derece magazinel bir yayın. Onun yanına Mimarlar Odası Ankara Şubesi kent programı ya da Ankara kent İnisiyatifi kent programı, adı neyse, onu okusunlar onun üzerinden tartışsınlar. Kaçınılmaz olara her basın mensubu programına çağıracağı, gazetesinde yazı yazacağı, radyo ya da televizyona çağıracağı belediye başkanı adayına sorular sormak, onu programında konuşturmak için hazırlık yapmak zorunda kalacak ve bu hazırlığını yaparken kullanacağı verilerin ne olduğu önemli. Kullanacağı veriler adamın yaptığı yolsuzluklardan ibaretse, o zaman o toplantılar bu kente hiçbir katkısı olmayan kısır bir çekişmeye dönüşüyor. O yüzden de eğlenceli olsun diye iki tanesini karşı karşıya koyuyorlar, yani “ne zaman birbirine kafa atacak?” diye beklemek için karşı karşıya koyuyorlar. Oysaki mesele bir program üzerinden, mesela Güven’in dediği gibi, bu kentin ulaşım altyapısına dair önerilerinin ne olduğunun üzerinden tartışmaları lazım. Demek ki, bizim temel hedef kitlemizden biri de basın mensupları. Gerekirse burada art arda ısrarla gündemli, konulu, anlatımlı basın toplantılarıyla bizim o programı onlara anlatmamız gerekecek. O zaman onlar dönüp, “bir belediye başkanı şöyle dedi, ben o adama bir sonrakinde ne sorabilirim?” ya da “bu sizce nasıl bir açılım?” diye  buraya soracaklar. Bizim o iletişim stratejileri açısından böyle hedefler belirleyip, hepsinin içine sızmaya çalışmamız gerekiyor. Bu hedeflerden biri, tabii ki belediye başkanı, ama belediye başkanı adaylarının ya da belediye başkanlarının karşısına Mimarlar Odası Ankara Şubesi bir program koymak, bizim onlarla, şu anda Büyükşehir Belediyesiyle yaşadığımız kısır çekişmenin tarafına dönüşmemize sebep oluyor. Oysaki bizim o programı belediye başkanıyla basın mensubunun, belediye başkanıyla kentlinin, kentliyle taksicinin arasına koymamız gerekiyor. Bu kentte yerel yönetim seçimleri sürecinde, o konuyu tartışacak olan herkesin bu programdan haberdar olması gerekiyor. O programın içinde tuttuğu, “bu olursa, gerçekten bu kentte önemli bir şey olur” dediği ya da “bunun üzerinde mutlaka her belediye başkanının fikrini açıklaması lazım” dediği tarafları mutlaka araştıracaklardır, mutlaka üzerine gideceklerdir diye umut etmekten başka şansımız kalmıyor. Dolayısıyla, demin Sait ağabeyin dediği gibi, programın çerçevesi, altı oluşmaya başladıktan sonra biz onu oluşturursak, onu taraflarına iletmek ikincil bir iş, onu da burada konuşabiliriz. Ama o işi bana daha kolay görünüyor, çünkü orada iş ne kadar deli olduğunuza bağlı, yani “Ankara’daki 10 bin taksinin tamamına ben bunu koyacağım” dediniz mi, ondan sonraki iş son derece teknik bir iş. Koyabiliyor muyuz, koyamıyor muyuz; bunun için uğraşacağız. “Ankara’daki 100 bin üniversite öğrencisinin tamamının bu programı okumasını sağlayacağım” diye önünüze koydunuz mu, sonrası teknik bir iş. “O 100 bin kişiye nasıl ulaşırım?” diye bakacaksınız. Dolayısıyla, hedefleri belirlemek için konuşabiliriz, ama teknik kısımları için zaten çok kapsamlı bir çalışma gerekecek. Esas önemli olan, biz onlara neyi ulaştıracağız, hangi başlıkları seçeceğiz, hangi başlıklar konusunda nasıl açılımlar isteyeceğiz? O noktada da umutsuz olmamak, hep umut üzerine kurmak gerekiyor, çünkü başka bir şansımız yok.

SAİT KOZACIOĞLU- Faruk’un militan tavrı çok heyecan verici, ama tabii bunlar için kaynak lazım. Ben diyorum ki, bu kaynakların oluşturulması da programın bir parçası olmalı. Ankara’daki birtakım bu şehrin hayatiyetini kaybetmesiyle zarar gören örgütlülükler, kooperatif birliklerinden tutun da inşaat şirketlerine kadar, yani her türlü örgütlenmeden bahsediyorum. Bunları da böyle bir programın destekçisi haline getirmemiz lazım. Yoksa zaten o yüzbinler, onbinler gibi baskı rakamları bile taşıyamayacağımız kadar büyüyebilir.

Bir de, sonuç olarak mimarların fantezisi durumuna düşebilir. Bence, ilk hedef kitleye ulaşmadan önce, bu programın yandaşlarını bulup örgütlememiz gerekiyor.

AKIN ATAUZ- “En temel öğelerden biri olarak, programın kendi stratejini kurmak, bu strateji içinde yandaşlarını ya da karşısında olabilecekleri vesaire hesaplamak ve bütün bunlara bakarak da programın kendi finansman imkânlarının nasıl olacağını, ne büyüklükte bir finansman ve ne biçim bir finansmanla bu işi gerçekleştirebilir hale getireceğimizi bütün bu düşüncelerin bir parçası olarak ele almalıyız” gibi başka bir katman ya da boyut eklendi.

Bence, tartışma çok güzel gidiyor, ama hızla devam etmeliyiz, çünkü süremiz sınırlı.

SEDVAN TEBER- Çok uzun zamandır kendi bahçemin dışına da bakmıyorum. “Bahçem” dediğim, bizim disiplin alanımız, bilemediniz şehrimiz filan, yani her şeyi herkesi örgütlemek iddiam artık varsa bile, şimdi bu sıralarda yok. Bu şeyde de öyle, yani buradaki toplantıda da bir şey söylersem o çerçevededir. Mimarlar ya da plancılar filan gibi bir şeye düşen iş, kendi çerçevesinde nedir? “Fiziki alanın planlanmasında nasıl etkili olabilir?” gibilerden, yani çok uzun zamandır yapmaya çalıştığım projelerde baktığım şey, “kentsel anlamda biz bu public alanı nasıl geliştirebiliriz, nasıl onun düzenlenmesi etkili olabiliriz?” diyorum. Bunun içine tabii bütün mimarlık ürünleri de giriyor, ama bana kalırsa en fazla dış kabıyla giriyor, içini çok fazla şey yapmıyorum. Ama “bu dış kapı niçin?”de bu public şeyi özel mülkiyette dahi olsa, şeyi artırmamın yolu var mıdır veyahut bu public’i daha etkin nasıl kullanabiliriz? Mesela, yollarımızdaki bu katlı kavşaklar, gene bir public alan tasarlanışıdır, ama kötü tasarlanmış, en azından belli bir şeyi kayıran bir şey, yani araç sahiplerini ve şeyi yapan, ama onun dışındaki kullanıcılara çok fazla itibar etmeyen bir şey. Bu meseleyi nasıl şey yapabiliriz? Aydınlanma aynen bunun bir parçasıdır. Gene bir toplantı alanlarımızın olmaması. Mesela, şurası herkesin geldiği bir yer, “illa böyle bir yer yapalım” demiyorum, ama bundan başka bir yer yaratılmamıştır. Bunların oluşturulması için, bu aday mı olur, belediyeler mi olur, bunlara nasıl şeyde bulunulabilir? Bunların planlanması inanılmaz derecede kötü şey yapıyor. Halbuki, bunlar kendi özellikleri olması gereken alanlar ve şehre kendi karakterini, her noktasının ayrı özelliğini veren bir şeyin olması lazım. Adam geliyor aynı kaldırım taşını, aynı biçimde şehrin her tarafına aynı şekilde düzenliyor ve biz de en azından bazılarımız bundan hoşnut oluyoruz. Yani belki, bunlar küçük işler, ama benimle şehir arasındaki şeyi kuran şeyler de biraz o. Kaldırımlardaki otoların şey yapması, aynen o büfelerin dağıtılmasına inanılmaz derecede sinir oluyorum. O büfelerin dağıtılması bir hizmet gibi görünüyor, bu ticari bir kuruluştur, bir dükkanın içine geçsin. Bunlara karşı da bir şeyler oluşturulması lazım. En azından ben daha önce bir konuşmada da söyledim, bunun için varsa birisi, ben de bayrağı alıp buna karşı olan bir harekete katılmaya hazırım. Biraz küçük şeyler, ama “biraz bu cinsten de yaklaşabilir miyiz?” diye düşünüyorum.

Bir de, gene bu bilgi babından şeylerde ben çok şeyim, merakımdan, yoksa bir şeyden değil. “Şehir nasıl gelişecek?” diye bir plan, projeye ulaşmaya çalışıyorum. Bunda bir kopukluk var, ama bunlar sanki belediyeye biraz “bunlar nasıl olacak?” diye, bunun bir yöntemi falan ısrar edilse, biz daha fazla bilgili olup, daha fazla sağ sola “şöyle oluşacak” desek. Bana arada bir soruyorlar, “metro geliyor mu?” diyorlar. Biz de yazılardan okuyoruz, bazen Metro oluyor o gelen şey, bazen Ankaray oluyor, bazen Cüneyt Elker “kent içi otoyolu yapıyor” diyor; hiçbirimiz bilmiyoruz. Bunu talep ediyorum kendim, ama belki sesimi duyuramıyorum. Bu kanallar belki açılabilir.

Onun dışında ben hep ısrarla, gene meslek çerçevesidir, ama mesela, ATO meselesinde filan da söyleniyor. Kentsel büyükçe yapılan şeyleri bir iki kişinin görüşü değil, mümkün olduğu kadar fazla şey. Birisini seçersin, yani mesleki konsültasyon meselesini daha çok çalışması, daha fazla insanın -üstüne düşer, düşmez- o konuda bir söz söylemesi, bir şey yapması iyi olur. Öyle bir şey daha nasıl harekete geçirilebilir?

Yapılacak her şeyin içinde, o public alanın içinde en azından bir bilgimizin olması, mümkünse bize de “sen ne dersin?” gibi sorulmasın yollarının açılması lazım. Yani “bize” dediğim genel konuşuyorum. Tabii kültür ve şey, yani o kullanımlar meselesi de öyle. Orada bir şeylik var, belki sorulsaydı, bu kadar garabet şeyler olmazdı. Atatürk Kültür Merkezinin üstünde yan yana iki tane bale ve bilmem ne salonu, hepsi orada garip bir şekilde, yani yapılaşmadı, yapılaşsa da çok şey olacağı belli değil. Kente yönelik iyi bir şey olacağından emin değilim, çünkü aynen söyledikleri gibi resmi kurumlar ve Cumartesi, Pazar şeylerini kapatacaklar, akşam şeylerini kapatacaklar, orası şehrin merkezi bir yerinde, belki imar edilmiş olacak, ama çok da kullanılmayan bir yer olacak.

Gene böyle public gibi duran, ama bize kapalı bir sürü demir parmaklıklar, şunlarla, bunlarla çevrili yerler var, yani parkların kenarları var. Onlar konusunda da biraz şey davranılabilir. Public de, zaten bizde garip bir şekilde “kamu” olarak geçiyor. “Kamu” dediğin zaman da, devlet “ben zaten kamuyum, sen public olarak kal” diyor; o kelimemizin içinde de böyle bir karışık bir şeylik var.

Ben bu kabil şeyleri söyleyebilirim, çok da uzatmayayım.

SALONDAN- Şehirler bizim en iyi icadımızdır. Onlardan o kadar kolaylıkla vazgeçmeyelim.

NURAY BAYRAKTAR- Aslında ben -şu anda Şube yöneticileri burada- bir soruyla başlamak istiyorum: Geçmiş dönemlerde sürekli gündemde olan bir talebimiz vardı. Oldukça önemli bir mekanizma var, yerel yönetimler bütün bir mekanizma, sadece belediye başkanının kararlarıyla süreçler oluşmuyor. Belediye meclisleri tüm karar süreçlerinde belirleyici ve o meclislere oda temsilcilerinin katılmak gibi bir hakkı vardı, geçmiş zamanlarda bunu pek tartışırdık. Hâlâ gündemde mi, o geçerli mi? Ben önce bunu bir soru olarak yöneltmek istiyorum.

FARUK ŞAHİN- Mesela, en son dava açtığımız İmrahor Vadisi yeşil alan olarak düzenleme planı, oradaki beş tane köyü de yapılaşmayı açan plan, Belediye Meclisinden şu şekilde geçti: Adamın biri, İmar Dairesinin bile haberi yok, Belediye Meclisi üyelerinden biri dışarıda bir plan yaptırıyor, onu bir dosya olarak koltuğunun altına alıyor. Belediye Meclisi görüşürken “Sayın Başkan gündem dışı bir önerim var” diyor, o dosyayı öneri olarak ortaya koyuyor, “böyle böyle bir önerim, bunu bir görüşsek de, kabul ettirsek” diyor. Ondan sonra eller kalkıyor, kabul ediliyor, geçiyor. Dosya kabul edildikten sonra İmar Dairesine gidiyor, “biz böyle bir planı kabul ettik, bunun gereğini yapın” diye. Dolayısıyla, o belediye meclisleri şu anda katılıp, takip edilip gündeme şey yapılacak şekilde işlemiyor. Ona dair de öneriler geliştirmemiz lazım.

NURAY BAYRAKTAR- Gerçekten çok önemsediğim bir durum, onu özellikle sormak istedim. Faruk’un açılımı da, zaten bu mekanizmanın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha vurguladı.

Bir önceki seçimler değil, ama ondan önceki seçimlere dair bir araştırma yapmıştım; belediye meclislerindeki mekanizmada yer alan üyelerin mesleki dağılımları, eğitim durumları gibi. 5 belediye meclisinde 1 mimar vardı, Çankaya Belediyesinde Aydan Erim’di, zaten kontenjandan girmişti. Öyle bir süreçte, burada programın başkan adaylarına gönderilmesi ya da tartışmaya açılması üzerinde tartışıyoruz, ama o programı hayata geçirecek böyle de bir mekanizma var. Ben bu anlamda gerçekten de talepte bulunmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu talep bu mekanizmalarda fiilen yer almak olmayabilir, bu da olabilir, ama en azından bunun bir tartışmaya açılması, bu mekanizmalara ne şekilde müdahale edebileceğimiz, ne şekilde katılabileceğimiz konusunu tartışmaya açmak durumundayız diye düşünüyorum. Çünkü, süreçten sonra hep müdahale etmek durumunda kalıyoruz, yani bir önceki örnekte olduğu gibi kararlar alınıyor, biz daha sonra bir şekilde buna ilişkin taleplerimizi gündeme getiriyoruz. Bu mekanizmalarda varolmak, bir yandan da bilgi almayı herhalde kolaylaştıracak. “Kent nasıl geliyor?” hakkında bir bilgiye sahip değiliz, gerçekten değiliz, ama bütün bunlar bu mekanizmalarda olup bitiyor ve oralarda olmak gerektiğini düşünüyorum. Bunun gerçekten çok önemli olduğunu, yani bunu herkesin önemsemesi gerektiğini düşünüyorum. Özellikle bunun altını çizmek istedim.

Teşekkür ederim.

AKIN ATAUZ- Şunu söyleyeyim: Esasında Nuray’ın söylediği önemli. Yalnız Nuray’ın söylediği bir noktaya dikkati çekmek istiyorum: Nuray diyor ki “belediye meclislerinde daha etkili olabilmemiz, bilgi alabilmemiz ve bir miktar da ekspertize ya da teknik bilgiye dayalı olarak karar alabilmelerini sağlamak için daha çok mimarın olmasını sağlamalıyız. Bence, bu bir tartışma alanı gibi duruyor. İsterseniz, bunun üzerine de konuşabilirsiniz” Öyle mi?

NURAY BAYRAKTAR- Müdahale etmek, tabii içinde daha çok mimarın, kent plancısının yer almasıyla olabilir; bu başka bir tartışma, o çok siyasi bir tartışma. Ama ne tür müdahale araçlarına sahip olabileceğimiz konusunda talepte bulunmalıyız. Sürekli izleme olabilir, toplantı tutanaklarının Şubeye gönderilmesi olabilir. Bu konuda çok farklı yöntemler geliştirilebilir. Ama böyle bir talebimizin olması gerekiyor.

ARDA ÖNGÖREN- Aslında hocamın daha evvel söylediği şey, “benim ütopik fikirlerim var” deyip, sadece üstü kapalı olarak bahsettiğim şeydi, yani belediye meclisinde bizden bir temsilcinin olması.

Ben şöyle bir şey olamaz mı diye düşünüyorum: Eskiden aldığımız eşyalar, ürünler bozuk çıktığında, kalitesi düşük çıktığında elimizde kalıyordu ve bunları şikâyet edebileceğimiz, hakkımızı arayabileceğimiz merciler olmuyordu. Buradan yola çıkarak şimdi de, madem devlette bir hukuk eksikliği var ve inanılmaz derecede uzun süren davalar ve gelişmeler oluyor. Mimarlar Odası, en azından mimarlık ve kent bazında bir tüketici hakları koruma merkezi gibi hareket edecek bir dayanışma kurulu oluşturamaz mı? Bunlar çok küçük örneklerle başlayıp, daha büyük projelere bakabilecek bir kurul haline getirebilir mi? En ufak örnekleri, bir sokakta gördüğünüz kaçak yapılaşma vardır, ağaçların izinsiz kesimi vardır, -zaten izinli nasıl kesiliyor, o da ayrı bir konu- kaçak otopark yapımı vardır, yani en ufak aklınıza gelen, kaldırıma mantar konulmasından bile halkın sıkıntı duyup -hepiniz yaşamışsınızdır- sanıyorum apartmanınızda bile, “Mimarlar Odası bu konuya hiçbir şey yapmıyor mu?” diye mimar olduğunuz için size danıştıkları durumlar da olmuştur. Bana çok geliyor veya ben kendim zaten sokakta her yürüyüşümde bin defa düşünüp ve kalbim sıkışıp tekrar kapalı mekânlara kaçıyorum. Bunu karabilir miyiz, bunu yapabilir miyiz?

İkincisi; belki yine ütopik olabilir, ama benim düşüncem şu: Halk giderek zaten eğitim düzeyi düşük olduğu için kendine verilmeyen hakkı savunma gibi bir şeyi yok. Çünkü, mekân kalitesi çok düşük bir ülkede yaşadığı için, kaliteli mekândan ne kastettiğimizi bilemiyor ya da kent kavramı onun kafasında olmamış. Dolayısıyla, hakkını aramıyor, çünkü onun önünde bir örnek yok. Yani kentin içinde, bir engellisi düşünülmüş yolları, kaldırımları, her türlü yapısı, mekânı kurgulanmış, tasarlanmış mekân ve bir yer yok; Ankara böyle bir şey yok. Olmadığı için de, bir örnek teşkil edecek bir durum yok. Halka “mekân kalitesi aslında böyle olursa, sizin yaşam tarzınız da, yaşam kaliteniz de bu şekilde artacaktır” diye örnek göstereceğimiz bir şey yok. Acaba, bir pilot bölge ya da bir pilot cadde, sokak yapılıp, halka “aslında bizim yapmak istediğimiz şey sizin hayatınızı renklendirmek” “Yaşasın kentler”de yaşayan kentler kurgulamak.  Hep söylüyoruz, yaya bölgeleri, yaya şeyleri, ama bunun uygulamasına geçtiğimizde mevcuttaki yaya bölgeleri büfelerle doluyor, gereksiz, sirkülasyonla alakası olmayan kullanıma açılıyor, otopark olarak kullanılıyor vesaire. “Acaba, böyle bir şey yapılabilir mi?” diye aklıma böyle bir şey geldi, yani mekân kalitesini bence, halka bizzat göstermemiz lazım. Bunu da “pilot bölge” şeklinde bir öneri getiriyorum. Ben bilmediğim bir şey hakkında, kendimi halkın yerine koyuyorum, karşı çıkamam, çünkü bana o konuda... Mesela, şöyle bir şey örnek veriyorum: Bugün size deseler ki, “bundan sonra yerin altında yaşamaya başlayacağız” Buna karşı çıkarsınız, hepimiz karşı çıkarız, çünkü hepimizin yerin üstünde yaşıyoruz ve bunun kalitesinin farkındayız, bunun bize getirdiği şeylerin farkındayız. Ama bugün benim evimin önündeki otoparka üç apartman ötedeki bir restoran gelip de, kuka koyup arabamı oraya park ettirtmeyebiliyor. Buna yavaş yavaş ses çıkartamıyorum. Hiç alakası yokken, tam kaldırım ortasına taksi durağı gecekondu gibi koyabiliyorlar, buna karşı çıkamıyorum. Gecenin bir saatinde gelip ağaçlarımız kesiliyor, buna karşı çıkamıyorum, çünkü önümde aslında öyle bir örnek yok. Beni yönlendirecek, mekân kalitesini gösterebilecek bir örnek yok, belki ondan diye düşünüyorum.

Ütopik olabilir, ama bir örnek olarak veya teklif olarak söyledim.

SAİT KOZACIOĞLU- Sedvan’ın açtığı konu var, kaybolmasın diye bir de ben altını çiziyim. Bu da, bizim bu kentlere mimar olarak yaptığımız projelerle nasıl katkıda bulunuyoruz? Burada da bazı terslikler var. Gerçekten bu iki önemli kültür yapısını, ihtiyaç programını hazırlayan, Bayındırlık Bakanlığında, Kültür Bakanlığında çalışan mimarlar, onlara arsa seçimi yapanlar, bu yarışmaya girenler, bu yarışmada jüri üyesi olarak bulunan mimarlar, yani şöyle bir bakarsanız 50’ye yakın mimar bu işten etkin olmasına rağmen, gerçekten iş başından sonuna yanlış. Sedvan’ın söylediği çok önemli.

Ben 10 yıl Danimarka’da, belediyede de mimar olarak bulundum. Türkiye’de çok kutsadığımız bu yarışma sürecinin orada bu aksaklıkları görülmeye başlamıştı, yani bizim şu anda söylediğimiz aksaklıkları görülmüştür. Çünkü, bunlar çok kapalı kapılar ardında oluyor, yani yarışma da olsa sonuç olarak bir meslek topluluğunun dar bir grubunun içinde olup bitiyor bunlar. Bunların yerine birtakım yöntemler geliştirilmeye çalışılıyor ve şu anda da aslında epey yerde uygulanıyor. Fakat nedense, bizim Şubenin Bültenin geçen sayısında bu çok talihsiz bir şekilde yansıtıldı. Bu da, bu workshop’lar meselesi, yani oradaki birtakım eski kafalı mimarların “aman telif haklarımız elden gidiyor” veya “biz nasıl iş alacağız?” gibisinden, hani iş kaygılarını öne çıkararak böyle yazılar bültende çıktı. Aslında bu gibi sorunların aşılması için önemli bir yöntem o, yani bizim de aslında o yöntemi belki sadece şu anda Ankara Şubesi Dergisinde duyurulmuş oldu, ama negatif duyuruldu. Onun pozitif yönlerini de ortaya çıkararak anlatmamız lazım, yani projelendirme süreci nasıl katılımcı bir hale getirilebilir? Bu da, bizim kente karşı kendi sorumluluğumuz. Bu da, “katılımcılık” diyerek, son kullanıcıyı da getirip, söz hakkı vermek şeklinde de olamıyor maalesef. Bunun da süreçleri, katmanları, belli pratikleri var. Bunlardan da öğrenip, kendimize de belki çekidüzen vermemiz gerekiyor. Bu konuya Sedvan işaret etti, ben onu önemli buluyorum.

Bir de, şöyle bir tarafı var: Biz genellikle belediyelerle yaptıkları şeyler için takışıyoruz. Mesela, caddelerin üzerine yaya köprüsü yapıyor, alt geçit yapıyor ve takışıyoruz. Yapmadıkları için takışmıyor. Halbuki, böyle bir programatik yaklaşım, yani ilk konuşmama geri dönüyorum ve bunun birtakım sloganlarla taşınabilir hale gelmesi, bence yapılacaklara, yapılması gerekip de yapılmayanlara yol gösterici olacak. Bunu da, çok önemli bir şekilde kentin yeniden canlandırılması için bir program olarak sunmamız gerekecek. Kentteki yerel ekonomi ve bu yerel ekonomideki aktif unsurların desteğini sağlayan bir program oluşturmamız gerekecek. Yoksa, daha önceki seçimlerde, bir önceki seçimlerde veya ondan önceki seçimlerde hazırlanan broşür gibi, güzel, etkileyici, fakat sonuç olarak etkisiz bir çalışma haline de gelebilir, yani bir yerde unutulup kalabilir. Bu program ve programın sloganlarla taşınabilmesi ve bunun kentin ekonomisiyle ilişkilendirilmesi ve bu ekonominin unsurlarını da bu programa yandaş olarak kazandırılması benim esas önerim.

GÜVEN ERTEN- Ankara kenti için sanırım -benim kafamda böyle bir şey oluştu- bunu aramak zorundayız. Ankara kaybetmiş iddiasını tekrar nasıl kazanacak? Yani tamamıyla herhalde bu soruya odaklanmış durumdayız. Sorduğumuz tüm girişilecek stratejilerde sanırım, en başa bunu koyacağız; benim bu danışma kurulundan ulaştığım böyle bir şey oldu. Mesela, bence Ankara tekrardan yeniden başkent ilan edilebilir, belki bu sayede kazanacak. Eğer bir temsiliyetse Ankara, bir şeyleri temsil ediyorsa, böyle bir iddiayla işlere girişmesi veya tekrardan bir iddia kazanıyorsa, zannedersem gene buradan gidecek. Bu herhalde Ankara için çok önemli bir şey.

ARDA ÖNGÖREN- Sait beyin o sloganların üzerinde ilerleme fikri, bence halkı da bizim bir şeyler yaptığımız konusunda bilinçlendirme ve bizim yanımıza bizim gibi düşünen insanların, kent için çabalayan insanların bizim tarafımızda böyle bir harekete dahil edilmesini sağlamak için, dikkat edici şekilde medyayı da kullanarak sloganı mümkün olduğu kadar yaymamız lazım. Benim aklıma hep şöyle geldi: Bir e-mail gelmişti, sanıyorum “bu yaya kaldırımlarına park etmiş arabalara ne yapabiliriz” diye birisinin bir önerisiydi. Bir sticker bastırıp, o arabanın üzerine yapıştırmak gibiydi. Bu sticker arabaya zarar vermeyeceği için, sadece bir ihtar şeklinde olacaktı. Sloganı da o şekilde aslında, en azından bu şekilde yaya kaldırımlarına park etmiş arabaların üzerine yapıştırarak yayabiliriz gibi aklıma bir fikir geldi. Hep bir fiiliyat, daha somut bir şeyler yapmak, bir an evvel adım atmak, çünkü kent hakikaten elden gidiyor ve 5 yıl boyunca tekrar yine aynı Belediye Başkanı seçilirse çok geç kalmış olacak gibi geliyor bana. Çünkü, 10 yılda Ankara çok şey kaybetti, bir 5 yılda da bayağı şeyler kaybedecek gibi.

GÖZDEM ÖNER- Bence, herhalde bu konuda daha toplantılar yapmaya devam edeceğiz. Sait Kozacıoğlu’na katılmamak mümkün değil, onun söylediği sloganı belki kampanyaya dönüştürüp, yani bu seçimlerde sanki bir adaymışız gibi hazırlanıp, “o aday şunu söylüyor, bu aday bunu yapacak” diye konuşulurken, “Mimarlar Odası da şunu söylüyor, şöyle bir eleştiri yapıyor” falan gibi o kadar güçlü bir şey olması gerekiyor. Hatta sonunda hani insanlar hangi adaya oy vereceğini düşünürken, “Mimarlar Odası acaba bu konuda ne düşünüyor?” falan diye bakılması gerekiyor ve bunun için de çok çalışmak lazım.

ONUR YILMAZ- Öncelikle geç kaldığım için, söyleyeceğim şeylerin söylenmiş olma riskini de üzerime alarak, uyarmanızı rica edeceğim.

Mimarlar Odası kente dair bir şey önerirken, bu sloganın yanına koyması gereken projesi olması gerekiyor. Şu anda elimizde bunu elde etmeye dair bir aracımız da var. UIA’nın açmış olduğu “Yaşasın Kentler” Yarışmasında önerilmesini öngördüğümüz, eğer katılım gerçekten sağlanırsa önerilmesini öngördüğümüz iyi fikirler bütün kentler için geçerli olacağı gibi, Ankara’dan da pek çok mimarın bu yarışmaya katılmasını bekliyoruz. Elde edeceğimiz bu fikirleri, aslında UIA’nın diğer katılımcı kentlerinde elde edilen fikirlerle beraber değerlendirerek, Mimarlar Odasının Ankara’da uygulanmasını istediği, uygulanmasını talep edeceği, peşinden gideceği aynı bir adaymış gibi, aslında bir programı şeklinde bizim duyurmamız ve sunmamız gerekiyor. Bunların hiçbir aday farkı gözetmeksizin bütün adayları programlarına alınması için bir baskı unsuru olarak kullanmamız gerektiğini düşünüyorum.

ESER ATAK- Burada kente insanların aslında sahip çıkmasını, bir şekilde yerel yönetimlere baskı uygulamasını ve kentlerinde yaşadıklarında hissettirmeleri gerektiğini konuşuyoruz. Aslında halkın gündeminde çok da hani burada konuştuklarımız yok. Halkın gündeminde daha çok kendi bulunduğu noktada, kendi çıkarına ne zarar veriyorsa, daha çok onu görüyor. Ben bunu örnekle açıklamak istiyorum: Bu katkı kavşaklar sürecinde Ulus’ta yapımı planlanan kavşaklar vardı; Heykel Meydanı’nda, Hergelen Meydanı’nda ve Baruthane Meydanı’nda ve yeni bir trafik düzenlemesi öngörülüyordu. Mimarlar Odası dahil biz 6 oda olarak buna dava açtık. Bunu basın açıklamasıyla duyurduğumuz ve gazetelere yansıdıktan sonra Ulus’taki esnaf bunun bir şekilde kendi zararlarına olacağını görerek, hemen çok kısa süre içinde örgütlendiler ve önce TMMOB’a, daha sonra Mimarlar Odasına başvurarak bunun kendi ticari kazançlarını azaltacağını, oranın bir otobanına dönüşeceği gibi gerekçelerle bizden yardım ve destek istediler. İmzalarını çoğalttılar, hatta karşıdaki esnafa yaydılar, 250-300 imzaya kadar çıktı, hatta basına da bunu yansıttılar. Bundan bir iki ay sonra da Meclis, burada kavşakların yapımından vazgeçildiğine dair bir karar aldı. Bizim söylediklerimiz çok fazla etkili olmuyor, ancak oradaki birtakım çıkar grupları ya da o mahalde yaşayanların tepkileri bu kentte yapılanlara ve yapılmak istenenlere çok daha fazla etkili olabiliyor. Demek ki, birazcık ilgimizi daha böyle yerel noktasal olarak belirlememiz ve insanların bu yapılanların kendi çıkarlarına nasıl zarar verebileceğini birazcık anlatmamız, yani daha ufak ölçekte bir şeyler söylememiz lazım ya da onların örgütlenmesine yönelik, kente yapılanların, diyelim ki 10 kilometre ötede yapılanın aslında kendisini de zaman içinde belki zarar verebileceğini belirten birtakım açılımlar sağlamamız gerektiğini ve bu anlamda daha yoğun çaba sarf etmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Teşekkürler.

AKIN ATAUZ- Ben bütün bu söylenenlerden ne anladığımı size özetleyeyim: Birincisi; Ankara’yı sadece fiziksel çevresiyle değil, bu fiziksel çevrenin içinde yaşayan insanların, kentin ekonomisi de dikkate alarak ne oldukları, nasıl kaybettikleri, nasıl kazanabilecekleri konusunda bir program hazırlamalıyız. Ama hazırladığımız program, teknik, sadece mimarlara özgü bir program değil, mimarların bunu gerçekleştirmesi için kendi müttefiklerini de bulan, yani yandaşı olan kitleleri de bulan -bunlar örgütlü kitleler olabileceği gibi, geniş halk kitleleri de olabilir ya da belli bir problem noktasındaki topluluklar da olabilir- bir program yazmalıyız. Böyle bir program yazabilmek için galiba program maddelerimiz oldukça kabarık olacak, ama bunları konuşmamız, açmamız, yazılabilir hale getirmemiz lazım. Bunlara dair bazı somut örnekler vardı. Mesela, Sait’in söyledikleri oldukça somut örneklerdi. Mesela, aydınlık kentlerde hem fiziki mekân, fiziki kentin görünüşüyle ilgili, hem de bu fiziki görünüşün başka türlü ortaya çıkmasını sağlayabilecek kentin kültürel altyapısıyla ilgili öneriler vardı.

Sedvan “oldukça küçük ölçekli örnekler vereceğim” dedi, ama her verdiği küçük ölçekli örnek, aslında daha büyük bir sorunun parçası olduğu için onlar da bu tür başlıklar olarak düşünülebilir. Bu başlıkları mümkün olduğu kadar çoğaltmamız lazım ve sadece bir kent plancısının ya da mimarın ilgilenmeye alışık olduğu, fiziki ya da dış görünüş anlamında değil, bunun arkasındaki ekonomiyi, kültürü, toplumsal yapıları da düşünen bir program oluşturmalıyız. Bu oluşturacağımız program için bilgiye ihtiyacımız olduğu yerde, belki bu bilgileri nasıl bulacağımıza yönelebiliriz, ama “bilgimiz yok” diye programın orada gelişmesini de durduramayız. Çünkü, Sait’in söylediği gibi, bu bir tuzak olabilir, “ne yapalım ve ne söyleyelim?” diyebiliriz.

Bu programı oluşturdukça ki, bu canlı ve yaşayan bir süreç olacak ve sürekli olarak eklemlenerek büyüyen, ilişki kurdukça daha gerçek bilgilere dayanan bir program haline gelecektir. Bunun mümkün olduğu kadar yaymak, sizin söylediğiniz gibi iletişim stratejisini doğru kurmak, iletişim içine girdikçe de, içine girdiğimiz toplulukların güçlerini eğer mali güçleri varsa, eğer öyle bir imkân varsa mali güçleri olabilir ya da politik etkileri olabilir, başka tür yararlar olabilir. Bunların da programın bir şekilde kendi kendini gerçekleştirebilmesi ve finansmanı için nasıl kullanabileceğimizi de göz önünde tutarak bu işi yapmaya başlamamız lazım.

Bu bir ilk adım ve çok küçük bir ilk adım, çok kısa bir süre içinde atılmış bir ilk adım. Ama bence, çok yararlı bir ilk adım oldu.

Bundan sonra ne yapacağız? Haftaya bir daha mı toplanalım ya da toplanmadan önce bir iş yapılsın, bir çalışma yapılsın, onun üzerinden mi devam edelim? İnternet üzerinden mi devam edelim? “Her zaman yüz yüze toplanmaya, yüz yüze karşılaşmaya gerek yok” mu diyorsunuz?

SALONDAN- Yığınla başkan adayları olacak herhalde. Bu yığının içerisinde hiç mimar yok mu?

SAİT KOZACIOĞLU- Şimdiye kadar çıkmadı herhalde. Olabilir, İstanbul Büyükşehir Belediyesine Kadir Topbaş’ı getirecekler galiba, kendisi mimar, Beyoğlu Belediye Başkanı, AKP’li.

AKIN ATAUZ- Evet, nasıl devam edelim? Yani bu çalışma hem çok büyük, hem çok süreklilik gerektiren bir şey, hem de çok karmaşık ve kompleks bir alan.

SAİT KOZACIOĞLU- Bence, bu bilgilenme ve tartışmanın ışığında bu toplantıyı organize arkadaşlar -siz, herhalde Faruk da var- bir çalışma stratejisi saptasanız ve bize bildirseniz daha iyi olur gibi. Burada ayaküstü dört dakikada biz bunu nasıl yapacağımızı söylemeye kalkarsak, beylik şeyler yaparız, “bir komite kuralım, bir komisyon kuralım” falan. Bence, siz toplantıyı düzenlediniz ve belli bir tepki aldınız, ona göre de ilerisini planlayıp, bize duyursanız daha iyi olur diye düşünüyorum.

AKIN ATAUZ- Sait’ten başka, bu konuda düşüncesi olan var mı ya da başka tür bir önerisi olan var mı? Sait “bu toplantıdan çıkarttığımız, bu konudaki stratejiyi geliştirip, size ilettikten sonra böyle bir toplantıyla devam ettirelim” diyor. Uygun mu? Tamam.

Peki, siz başka bir şey söylemek istiyor musunuz? Bugünkü toplantı sizin için doyurucu, yeterli oldu mu?

NURAY BAYRAKTAR- Yani Şubenin bunu yapması çok kolay, şimdi konuşurken aklıma geldi: Türk Standartları Enstitüsü birçok konuda standartlar hazırlıyor. Kent mekânlarına yönelik de bir sürü şey yapıldığını biliyorum. Acaba, bunları Oda kanalıyla elde etmemiz mümkün müdür? Yani bu bize birtakım noktalarda yol gösterici olabilir mi? Ona talep ediyorum, böyle bir şey yapabilir miyiz? Buna bir bakalım istiyorum, çünkü çok ciddi şeyler yapıldığı biliyorum. Pazar yerlerine dair olanlar var, farklı mekânlara dair olanlar var. Ne olup bittiğini bilmekte yarar var diye düşünüyorum. Şubeden böyle bir talebim var.

SAİT KOZACIOĞLU- Siz bu toplantıdan aldığınız sonuçları değerlendirin, bir strateji oluşturmaya çalışın onu tartışalım. Yani önerdiğiniz stratejiyi kabul etmeyebiliriz.

AKIN ATAUZ- Ben Ankara üzerine böyle birkaç aydır sürekli okuyorum ve şöyle bir şey: Ankara, zaman zaman çok parlak dönemleri olan ve zaman zaman iyice aşağı düşmüş, değersizleşmiş, önemsizleşmiş bir kent. Ama bu bana şunu gösteriyor: Bir kent de aynı bir canlı gibi, yani yaşamın içinde parladığı, güçlendiği, önemli olduğu dönemler var; söndüğü, önemsizleştiği, değersizleştiği dönemler var. Bence, bunun nasıl olacağını o kentliler yapıyor. Dolayısıyla, Ankara kaybetmekte olan bir kent olabilir, son 30 yıldır belki kaybetmekte olan bir kent olabilir. Ama yeniden Ankara’yı kazanabilir bir kent yapmak için, o kentin hemşehrilerinin yapabileceği bir güç var, bunu dönüştürecek bir gücü var. Sadece bu hemşehrilerden kaynaklanmıyor tabii, Ankara’nın son dönem parlaması tabii ki hemşehri parlaması değildi. Ama hemşehrilerin o parlamayla iyi eklemlenmeleri de, o parlamanın 1970’lere kadar sürmüş olan yükselme döneminde katkısı olmuştur. Dolayısıyla, bizim bir gücümüz var. Bu gücü nasıl kullanabileceğimizi, ne kadar etkili kullanabileceğimize bağlı olarak, kente olumlu bir katkıda bulunabiliriz. Bunun için çok fazla umutsuzluğa kapılmamız, hatta önümüzde örneklerin olmaması önemli bir şey değil, yani insanlar her zaman önündeki örneklere göre parlamıyorlar. Tam tersi, toplumun ya da insanların hiç örneği olmayan, yepyeni şeyler yaratabilecek gücü de var. Hiç görmediğimiz, hiç bilmediğimiz yepyeni bir şey bile yaratabiliriz. Bu bizim kendi gücümüzü nasıl kullanacağımıza bağlı. Böyle bir gücümüz olduğunu sadece hatırlatmak istedim.

Teşekkür ederim.

----&----

Okunma Sayisi : 2530
Adres : Konur Sokak 4/3 06650 Yenişehir / Ankara • E-posta : info@mimarlarodasiankara.org
Telefon : 0 312 4178665 • Faks : 0 312 4171804 • GSM Santral : 0 533 4777967
Son Güncelleme : 22.08.2017 - 15:56:22
Şu an 77 kişi online | Hukuki Şartlar ve Gizlilik Hakları