Üye Bilgileri.

size uygun bölümden devam ediniz.

sitemizdeki online işlemlerden yararlanabilmek için kayıt olup parolanızla giriş yapmanız gerekmektedir.
Daha önce insan kaynakları için bir parola aldıysanız o parolayı kullanabilirsiniz.

Henüz üye değilmisiniz? Yeni kayıt!

Detaylı Arama.

size uygun bölümden devam ediniz.

site içerisindeki tüm içerikte arama yapılmaktadır. birden fazla kelime aratabilirsiniz.


25 50 75 100

Yayınlanma Tarihine Göre
Eklenme Tarihine Göre
Başlığa Göre
Okunma Sayısına Göre

Başlıkta Açıklamada İçerikte

Aynen girildiği gibi
Kelimelerin hepsi
Kelimelerden herhangi biri
ODA ÇALIŞMALAR KENT GÜNDEMI MESLEKI UYGULAMA YAYIN ÜYELER EĞITIMLER ONLINE İŞL.
17 Ekim 2017

Türkiye’nin siyasi geçmişi ve geleceği masaya yatırıldı

Mimarlar Odası Ankara Şubesi, “Siyasal İklim Değişikliği: Ülke Nereye / Biz Neredeyiz? Başlığı” paneli düzenleyerek ülke gündemini ve Türkiye’nin geleceğini masaya yatırdı. 

Avukat Turgut Kazan’ın oturum başkanlığını yaptığı panele Prof. Dr. Korkut Boratav, Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, gazeteci ve yazar Ayşenur Arslan katıldı.

Panelde Türkiye’nin geçmişten bugüne siyasi tarihi ve bugüne gelen süreç anlatılarak, “Neler yapmalıyız?” üzerine tartışmalar yürütüldü ve öneriler sıralandı.

Paneli Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, Mimarlar Odası Ankara Şube İkinci Başkanı Ali Atakan, Mimarlar Odası Ankara Şube Sekreteri Namık Kemal Kaya, Mimarlar Odası Ankara Şube Yönetim Kurulu Üyesi Muteber Osmanpaşaoğlu, CHP Denizli Milletvekili İlhan Cihaner ve çok sayıda katılımcı da izledi.

Sade bir dile ihtiyaç var 

Panelde  konuşma yapan Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, toplumun bir araya gelebilmesi için çok sade bir dile ihtiyaç olduğunu vurgulayarak, şunları söyledi:

“Toplum bizim kadar derin düşünmüyor ve hiçbir şeyi derin analiz etmiyor. Magazinel boyuttan hoşlanıyor. Biz bunu Kaçak Saray mücadelesinde gördük. Teknik olarak anlattık ama bir bardağın bin lira olduğunu söylediğimizde kıyamet koptu ve yer yerinden oynadı. Olayları topluma anlatacak sade bir dil kullanmamız gerekiyor. İkincisi fikri takip hem genel siyaset hem de yürütülen toplumsal muhalefet açısından bir takip süreci yok, anlık yapılıyor ve bırakılıyor. Onun için de AKP bir gün söylüyor ertesi gün tam tersini söylediği halde bunu anlatamıyoruz. Çok ciddi bir fikri takibe ihtiyaç var. Bizim kent mücadelesinde bulup yakaladığımız ve peşini bırakmadığımız bu fikri takip süreci, AOÇ ve Kaçak Saray mücadelesini ülkenin gündemine ve oradan da dünya gündemine taşıdı. Çünkü sürekli çapraz sorgu yapmak durumundasınız işin peşini bırakmadan bunu topluma anlatmak durumundasınız, çünkü toplumun kafası karman çorman ediliyor.”

Siyaset tarzı değiştirilmeli 

Siyaset yapma tarzının değiştirilmesi gerektiğine de dikkat çeken Candan, “Siyasi partilerden muhalefet bileşenlerine kadar herkes bulunduğu noktada kendisinin varlığını korumaya çalışıyor. Konuşurken çok iyi ama bir araya gelmeye başladığınız andan itibaren herkes yerini koruma derdinde. Bu doğru bir siyaset tarzı değil. Geçirgen bir siyaset tarzına ihtiyaç var. Neoliberal politikaların sonucu olarak teknolojinin de gelişimiyle hizmet üretiliyor. Toplum bu hizmetlere ulaşabilme ihtimalleriyle uğraşırken sermaye kendi iktidarını sürdürür. Şili’de binlerce insan katledildi ama Pinochet’e yine oy verdi. Neoliberalizmin nimetlerinden  yararlandılar çünkü. ‘Ama benim çocuğum özel okula gidebiliyor’ dedi halk katliamlara rağmen, neoliberal politikalarla toplumun sanal noktasını keşfetmiş durumdalar. Toplum bir ihtimali seviyor uçağa, trene binme ihtimalini seviyor. Alışveriş merkezlerine gidip bir şey alamazken AVM’lerde dolaşma ihtimalini seviyor. Cep telefonlarına ulaşabilme ihtimalini seviyor. Sermaye tüm bunları kullanıyor onun için bu kadar oy alıyorlar. Aynı şeyi Pinochet de yaptı o da bu kadar oy aldı. Pinochet'in de yüzlerce yolsuzluğu vardı. Toplum diyor ki ‘Yapsın da bize de yapıyor.' Bizim mesleğimizde bir şey vardır bir şeyi çözemiyorsanız, bakış açısını değiştirin. Bakış açısını değiştirdiğinizde bir çözüm bulabilirsiniz. Şimdi  herkes referandumdan sonra yüzde 50’yiz diyor. Konuşmaya başlayınca biranda ayrışmaya başlıyoruz” diye konuştu.

Vakaya odaklanmalıyız, yoksa bir araya gelemeyiz

Candan, AOÇ mücadelesi sürecinde yaşadıkları bir anekdotu ise şöyle anlattı:

“Yıl 2012 AOÇ mücadelesini farklı bir tarz ile sürdürürken posta kutumuza İstanbul Ülkü Ocakları’ndan ‘AOÇ mücadelesi için vur de vuralım öl de öl ölelim’ içeriğinde bir mesaj geldi.  Biz yönetim kurulu olarak ‘Ne yapıyoruz?’ dedik sonra şunu fark ettik. Herkesin başka noktalarından tutunmaya çalıştığı Cumhuriyet değerlerini AOÇ’de yakalamışız. Kaçak Saray ve AOÇ mücadelesinde herkes bir şekliyle bizim yanımızdaydı. Milliyetçiler milli duygularıyla, Cumhuriyetçiler, Atatürk sevdası ve Atatürk değerleriyle, sosyalistler ise kamusal alanın yok edilmemesi için yanımızda oldu. İslamcılar onun maliyetlerini açıkladığımızda ‘Bu bir israftır’ diyerek yanımızda oldu. Hep bir vakaya odaklanmak durumundayız, vakanın dışında bir araya gelmemiz namümkün  görünüyor. Konuşmaya başladığımızda hepimiz ayrı dallardan konuşuyoruz. Çünkü uzlaşma kültürü deneyimi yok. Ama sokakta uzlaşabiliyoruz. Mesela  adalet yürüyüşü bir vakaydı hepimiz orada yürüdük, Kimse kimseyi kimliklerinden ötürü sorgulamadı. Biz bir vaka bulmak zorundayız. Bu vaka etrafında örgütlenmeliyiz.”

Gelecek kurgusuna ihtiyacımız var

“Bir gelecek kurgusuna ihtiyacımız var. Bu gelecek kurgusu ekonomik altyapı ile şekillenecek. Birinci Sanayi Devrimi’nde buharlı makineler çıktı. Osmanlı bunu kullanamadı ve battı. İkinci Sanayi Devrimi elektrik bulundu. Türkiye Cumhuriyeti kuruldu ve 10 yılda bu ülkenin kurucu dehası bütün her bir metrekaresinin ikinci sanayi devriminin yaklaşımıyla fabrikalarıyla bir üretken politikayı hayata geçirdi.10 yılda çığır atlattı,90 yıldır bitirmeye çalışanlar bitiremiyor” diyen Candan, şunları kaydetti:

“Üçüncü sanayi devrimini ise es geçtik.  Dördüncü sanayi devrimi yapay zeka. Dünya başka bir noktaya gidiyor. AKP’de bunun farkında bir gelecek kurgusu oluşturamadığı için 400 yıl gerideki geçmişi toplumu önüne gelecek diye dayatıyor. Herkes buna gelecekmiş gibi bakıyor. Osmanlıda saltanatta bir gelecek aramaya çalışıyorlar. Onun için 1453, 2053, 2071 gibi hatırlatmalar yaparak bir gelecek oluşturmaya çalıştırıyorlar ama bu gerçek gelecek değil. Toplum geçmişle aldatılıyor. Bugün gelecek kurgumuz bir taraftan Cumhuriyet değerlerine sahip çıkmak öte yandan  muasır medeniyetler seviyesine ulaşmaktır. Dördüncü Sanayi Devrimi dediğimiz 2040’ta bütün dünyada yapay zekanın hakim olacağı bir süreçte Türkiye nereye gidecek? Çığır atlatabilecek miyiz biz buna  odaklanarak gelecek kurgusu oluşturabiliriz. Bu trene binme ihtimali gibi bir şey biz de Mars'a gitme ihtimalini ortaya çıkarabiliriz. Marsta bir hayat kurma, çocuğunun astronot olma, robotları yapma ihtimallerini  ve gerçekliğini biz onlara anlatamazsak ne yaparsak yapalım bir gelecek kurgusu oluşturamayız. Onun için dördüncü sanayi devrimiyle, emek ve gelecek süreçlerinin toplumun gündemine girmesi ve tartışması gerekiyor. Üretim süreçleri farklılaşıyor meslekler ortadan kalkıyor. Bu ülke solcuları bunu tartışmıyor. Sadece bu ülkenin sanayi kesimi sanayi boyutuyla tartışıyor. Biz bu sanayi devriminin potansiyellerini emekten yana bir dünya için değerlendirebiliriz. Onlar neoliberal politikalarının sonuçlarını uçağa binme ihtimali ile oy haline getirdiler. Biz bunu soldan bakarak başka bir boyuta taşıyabilir miyiz? Bunu tartışmamız gerekiyor. Evet cesur olmak gerekiyor, kaç kişi olduğumuza bakmadan hepimiz bir şey yapabiliriz bulunduğumuz yerde zıplasak dünya yerinden oynar hiçbir şey yapamıyorsak zıplayalım. Etki gücü yüksek eylem yaptınız mı dünyanın gündeminde olursunuz. Uzmanlar diyor ki ‘Çocuklar öğrendiklerinin yüzde 70’inin internetten öğreniyor’ istedikleri kadar müfredatı değiştirsinler. Sanayi Devrimi’nin getirdiği bir başka bir dünya var. Geri geri gitmez hayat. Siz üç kişiyle bir eylem yaparsınız o teknolojiyi kullanırsınız dünyanın altını üstüne getirebilirsiniz. Neden korkuyoruz can ve mal güvenliğimiz yok gelecek güvenliğimiz yoksa neden korkuyoruz. Bu adamlar bizim koruklarımızın üzerinden iktidar olmaya çalışıyorlar. Herkes korkularını bırakacak bir yöntem bulsun. Birlik olmak için vicdanlı, ahlaklı ve dürüst olmak gerekiyor aynı zamanda.  Biraya gelsek te aynı siyasi düşünceden olalım ya da olmayalım. Dışarda Nuriye ve Semih için her gün üç kişiye eylem yapıyor. Her gün polis tarafından tartaklanarak götürüyorlar. Her birimiz oraya bakarken vicdanlarımızla baş başa kalıyoruz. Bir şey yapamıyoruz. Biz bunu çözemesek o üç kişiyi nereye götürüyorsunuz diyemezsek biz bence bir araya gelemeyiz. Hoşgörüye ihtiyacımız var. İktidar bir çizgi çekti hepimiz o çizginin altında  kaldık. Sağcısı, solcusu, işçisi, evrensel hukuka inanmış patronu ve biz acılarımızı yarıştırıyoruz, paylaşmıyoruz, acılarımız üzerinden örgütlenmiyoruz. O yüzden böyle devam edersek çok acılar yaşayacağız ve ister istemez doğal tepkilerimizle bir araya geleceğiz.  Bu da çok acı olacak."

Nereden geldik?

Marksist iktisatçı Prof. Dr. Korkut Boratav ise,  Neredeyiz? sorusuna Nereden geldik? sorusuyla başlayarak şöyle konuştu:

“Türkiye’nin nereden geldiğini, Cumhuriyet tarihinin bana göre altın çağ diyebileceğimiz dönüm noktasına bakarak değerlendirebiliriz. Altın çağı büyük Kemalist devrimlerin, Türkiye’yi sürüklediği Cumhuriyet’in ilk 20 yılı olarak değil, demokratikleşmenin de tüm Türkiye’nin tüm sol akımlarını zirveye taşıdığı bir dönüm noktasını alıyorum. Madem ki bugünkü iktidar özellikle bir eski ve yeni Türkiye ikilemi yapıyor. Ona şu söylemle karşı çıkalım diyorum. Eski Türkiye’nin pek çok kazanım bakımından zirveye ulaştığı noktayı 1970’li yılların sonu olarak alalım. Dikkat ediniz yakın dönem dünya tarihinin de kapitalizmin altın çağı olarak bilinen bir dönemin sonudur. Yani bazı yorumlara göre İkinci Dünya Savaşı ile başlayıp 70’li yılların sonlarına kadar giden bir dönemin kapitalizmin altın çağı diye anıldığını biliyoruz. Altın çağın ana özelliği gelişmiş kapitalist dünyanın içinde emekle sermaye arasında istikrarlı bir denge kurulmasıdır. Dönemin sonuna doğru bu denge emeğin lehine dönüşmeye başlamıştır. Ayrıca dünyanın gelişmiş veya az gelişmiş emperyalist merkezlerle, emperyalist çevre arasındaki ilişkilerin ciddi bir şekilde sorgulandığı bir dönemdir. Yani üçüncü kapitalist dünya sisteminin eşitliksiz eşitlik yaratıcı unsurları sorgulanmakta ve telafiye çalışılmaktadır. Kapitalist sistemin merkezide bu müzakereleri sineye çekmektedir. Öte yandan Güney Coğrafyası’nın önemli bir bölümünde Türkiye’nin de dahil olduğu, dış dünyaya karşı korumalı, iç ekonomik ve sosyal ilişkilerde emeğin güçlendiği paralel gelişmeler de olmaktadır. 12 Mart gibi kan dökülen bir karşı darbenin girmesine rağmen, 1970’li yılların sonunda, Türkiye’nin çok partili rejime geçiş dönemini lekelemiş olan sağcı parlamenter demokrasinin aşıldığı bir dönem olarak tüm yasaklı akımları siyasete katılmıştır. Bu akımların içinde İslamcı sağ da vardır. Sosyalist sol da vardır. Cumhuriyetçi solun kırda ve kentte birinci parti olduğu dönemdir. 1973 ve 1974’te birinci parti olduğu dönemdir. Bu yüzden halk sınıflarını kendi arka bahçesi tapulu arsası sayan orta sağ partisinin Süleyman Demirel partisinin çılgınlaştığı bir dönemdir. Milliyetçi ve İslamcı sağ ile milli cephe kurduğu dönemdir.  Demirel’in Ecevit iktidarını yıkmak için sonuna kadar çatıştığı bir dönemdir. Bu dönemde sandıklar CHP’nindir fakat sokaklar sosyalist solundur. Sendikalardan TKP’den, işçi partisine devrimci sola, devrimci yola kadar çeşitli halk ve kurutuluş hareketlerinin olduğu bir sosyalist soldan bahsediyoruz. Bu hareketler öğrenci hareketlerinden kaynak alarak Türkiye toplumunun her köşesine dağılmıştır. Emekçi insanların mücadelesine sokaklarda katkı yapmıştır. Büyük kentlerin ve kasaba varoşlarının her birini de ya bu sosyalist akımlardan birinin ya da derin devlet faşizmin alternatif akımı olan aşırı sağ yaftalarını görürsünüz. Sol egemendir. Sandık mücadelesinde de cumhuriyetçi sol hakimdir.”

Türkiye gırtlağına kadar çamura batmış bir Ortadoğu ülkesine haline geldi  

Boratav şöyle devam etti: 

“Bu noktada Türkiye siyaseti Avrupa siyasetine yaklaşıyor. Türkiye Avrupa demokrasinin sınırlarına biraz geç geliyor çünkü bu dönem dünya çapında solun önlenme tarihidir. 12 Mart döneminde Türkiye sola kaymamıştı buna rağmen 12 Mart darbesi bu özelliklerin kısmen başladığı dönemi durduramadı. Çünkü dünyada sol yükseliyordu. 1970’li yılların ilk yarısı Güney Avrupa’da üç ülkede faşizmin ve askeri darbe rejimlerinin son bulduğu dönemdir. Türkiye’nin kaderi ile Avrupa’nın kaderi paralel seyrediyor. Neredeydik derken Türkiye Avrupa’dır.  Avrupa Birliği kastetmiyordum daima karşı çıktım. Çünkü 80 milyonluk bir Türkiye’yi AB’nin tam üye olarak kabul etmesi mümkün olmadığını biliyorum. Daha önce de ‘Reddedilmenin tepkisi Türkiye’deki bütün karanlık, sağcı fanatik batı düşmanı akımları besler’ demiştim. Türkiye’nin Batıya en sağlıklı bakışı bence Mustafa Kemal’in bakışıdır. Karşı çıkarak, gerekirse savaşarak batı uygarlığının zirve noktalarına ulaşmayı hedefleyeceksin. Öte yandan bu dönem Türkiye’nin Batıyla da kaderinin birleştiği dönemdir. Burjuvazi Ecevit iktidarını devirmek için içte ve dışta aktif lobi yaptı. Uluslararası dünyada, dünya sağa kaydığı için Ecevit’in sosyal demokrasi ile uzlaşma çabaları reddedildi. Çünkü Avrupa sosyal demokrasi o tarihte Fransa dışında sağa kayıyordu. Avrupa sosyal demokrasiyi reddetti. IMF’ye baskı yaptılar ve 12 Eylül darbesi böyle tezgahlandı. Tezgahın aşamalarını biliyoruz. Çünkü 24 Ocak kararlarının askeri bir rejim olmadan uygulanamayacağı biliniyordu. Türkiye’yi sola sürükleyen bu büyük hareketin kökten önlenmesi gerektiği için, sosyalist solu bir daha ayağa kalkamayacak şekilde topluca tasfiye etmek için darbe yapıldı. Sermayenin tahakkümünü sağladı ve sosyalist soldan doğan boşluğun da İslamcı akımlar tarafından doldurulmasının bütün ön koşuları sağlandı. 1989’da halk sınıflarını tekrar ayaklanmaya direnmeye yönelttiği zaman yerel seçimlerde CHP’nin takipçisi olan SHP yeniden birinci parti oldu. 1991’de üçüncü parti oldu çünkü kendi sosyalist solu boşaltılmıştı. Kendi solu boşalan bir cumhuriyetçi sol öksüz kalır ve cumhuriyetçi sağ olmaya yönelir. Bence bugünkü tarihle neredeyiz mukayeseni yapmak için 1970’li yılların sonunu bu şekilde hatırlayalım. Sosyalist solun çökertilmesi sağlanmıştır. Çeşitli ara aşamalar ve manipülasyonlar sonunda ve akıllıca sosyalist solun taktiklerini çok iyi izleyerek aynen halk sınıflarına taşıdıkları için bu boşluğu İslamcı sağ doldurmuştur. İslamcı sağın Türkiye’deki zirve noktasına geldiğimiz tarihte İslamcı sağ iki seçim arısındaki oylarını yüzde 12’den yüzde 9’a indirmiştir. Sözünü ettiğim büyük Avrupa tipi yelpazenin çok azınlık bir öğesini oluşturuyor. Sonuçta bugünkü siyaset yelpazesi oluştu. Ne oldu Türkiye Avrupalıydı bütün hayatı,  siyasi ilgileri, takip ettiği politikalar itibariyle Avrupa’da ve çevre ülkelerimizde ne olduğuyla ilgiliydik. Bugün Türkiye bir Ortadoğu ülkesidir. İslamcı Ortadoğu dünyasının mezhep ve etnik çatışmalarının aktif ve gırtlağına kadar çamura batmış bir üyesi haline gelmiştir.” 

Birleştiren tek unsur Cumhuriyet değerleridir

Bugünün Türkiye’sinin haritasını da çizen Boratav, “Sosyalist sol 12 Eylül ile büyük ölçüde çökertildi. 70’li yıllardaki örgütlenme ve halk sınıflarını etkileme gücünü yitirdi. Bir noktada benim görüşümü göre olumlu bir adım attı ve bugünün kritik problemlerinden biri olan Cumhuriyet değerlerini benimsedi. Yani olması gereken bir şeyi sosyalist sol ayan beyan ifade etti. Faşizme yakın olan cumhuriyetçi sağda olmak üzere sosyalist  sola kadar olan liberalle dahil olmak üzere Cumhuriyet değerlerinde birleşiyor. Birleştiren tek unsur budur. Türkiye toplumunun yolsuzluk batağına sürüklenmiş olması bu vurgulanırsa, bu muhalefetin bir unsuru olur. Bu kadar kuvvetli bir devlet desteğiyle olağanüstü maddi imkanlarla yapılmış kampanyaya rağmen yüzde 50 muhalif oy çıkması mucizedir. Ortak unsurları kimse vurgulamamasına rağmen kendiliğinden çıkmıştır. Potansiyel çok daha fazladır. Cumhuriyet yok edilmek isteniyor. Cumhuriyeti yok etmek saltanatı geri getirmek demektir. Başkanlık sistemi saltanat sistemi değil midir? Ebediyen dokunulmazlık taşıyan bir sistemdir.  Amaç, Cumhuriyet yıkma amacıyla iktidarı tek elde toplamaktır” diye konuştu.

Topluma bir paradigma sunmalıyız

Gazeteci, yazar Ayşenur Aslan: Franco rejiminden örnek vererek şunları söyledi:

“Franco İspanya’da 1939-75 arası hüküm süren faşist diktatördür. Dan Brown son kitabında bu döneme dair müthiş göndermeler var. Avrupa’nın göbeğindeki bir ülkede düşünün parkta bile evli çiftlerin bile el ele dolaşması, kürtaj, eşcinsellik yasak. Hatta kamudaki kadınlar evlerine dönsün diye işten atılıyordu. 1974 yılında TRT’de göreve başlayarak gazetecilik hayatına atıldım. O dönemde benim ilk eylemim komünist oldukları gerekçesiyle idama mahkum edilen üç genç için uluslar arası çapta düzenlenen imza kampanyasına katkıda bulunmaktı. Korkunç bir infazla boğazları demir mengene ile sıkılarak öldürüyorlardı. Franco öldükten sonra, Franco’nun bile hayal edemeyeceği bir şekilde İspanya bir özgürlük patlamasıyla demokrasiye yürümeye başladı. Netice itibariyle hepimiz öleceğiz diktatörler de ölüyor. Bazı şeylerin değişmesi için diktatörlerin ölmelerini beklememeliyiz. Ne yapmalıyız, 12 Eylül dönemini hatırlarsak dünyanın alt üst oluşu dönemiydi. Sovyetler Birliği dağılmıştı Amerika tek kutuplu bir dünyada bir jandarma olarak sahneye çıkmıştı. İran’da  Şah gitmişti Humeyni gelmişti. Humeyni geldikten Sonra Amerika Saddam’la arası iyiydi, İran Irak savaşı patlatmıştı. Tam böyle bir dönemde işçi sınıfını ezmek için tarihinin altın çağını yaşayan işçi sınıfı mücadelesini yok etmek için DİSKİ bitirmek için efsane genel başkanı da öldürdüler. 12 Eylül’le de solu öldürdüler. O dönem bir alt üst oluştu. Yeşil kuşakta o dönemde bir proje olarak hazırlandı. Erol mütercimler bizzat katıldığı bir toplantıda CIA masa şeflerine iş dünyası medyanın önemli isimlerine Erdoğan’ın nasıl pazarlandığını ve geleceğin başbakanı diye önlerine servis edildiğini yazdı.

Arslan, bugünlere liberal demokrat diyen grubun askeri vesayeti kaldırma tavizleriyle gelindiğini vurgulayarak, şöyle devam etti:

“Kapitalist emperyalist sistemin sıkıştığını görüyorum, yeniden çift kutuplu dünyaya döndüğümüzde Amerika’nın tek süper güç olarak at koşturduğu günlerin yerine yeniden Rusya’nın yanına başka güçleri de alarak kuvvetli bir aktör olarak özellikle bizim bölgemizde sahneye çıktığını görüyoruz. Böyle bir dönemde Trump gibi radikal milliyetçi cinsiyetçi söylemlerle bilinen birinin Amerika’da başkan seçildi. Almanya’da Nazi selamının suç olduğu bir ülkede,  Naziler sandıkta sahneye çıktı. Avrupa’nın çeşitli yerlerinde milliyetçiliğin ve aşırı milliyetçiliğin yükselişini görebiliriz. Sanayi çağı bilgi çağı derken bilişim çağında robotlaşma artıkça işsizlik çoğalacağı için nüfus artışına denk bir gelişme sağlanamayacağı için işsiz yığınların Avrupa dahil dünyanın her yerinde ötekine düşman olacağını bu nedenle milliyetçi dalganın yükseleceğini de şimdiden öngörebiliriz. Erdoğan’ın tam da böyle bir dönemde aslında kafa tutamadığı halde süper güçlere kafa tutuyormuş gibi yapıyor. Sıkıysa İncirliği kapatın, öte yandan bana sorarsınız Yahudi lobisi de arayı düzeltmeye çalışıyor. Ellerinde bir din vardı şimdi de milliyetçilik geldi.”

Arslan “Nutukta Atatürk ‘Cumhuriyet fikrini yıllar yılı sinemde kutsal ve milli bir sır gibi sakladım’ diyor. Cumhuriyet bu topluma sunulan kutsal bir paradigmadır. Atatürk’ten sonra ilk defa Erdoğan bu topluma bir paradigma sundu. Şimdi başta muhalefet partileri aydınları düşünürleri ve aydınlar olarak hepimiz bu topluma bir paradigma sunmak zorundayız. Demokratik Cumhuriyet diye özetleyebileceğimiz altında buluşabileceğimiz bir paradigma sunmalıyız” önerisinde bulundu.

Çoğunlukçu değil, dayatmacı rejim

Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ise şöyle konuştu:

“Biz hukukçu ve anayasacılar olarak kazanımları çok ihmal ediyoruz. Paradigma yaratmalıyız sorusuna karşılık verirken de tökezliyoruz. Anayasa hukuku ve siyaset bilimi açısından baktığımız zaman 1970’li yıllar zirvedir ve hatta anayasacılık bakımından Türkiye 20. yy’da Batı anayasacılığını büyük ölçüde yakalamıştır. Büyük bir paralellik vardır ve eksikliklerine rağmen 20. Yy da çok yoğun bir anayasacılık yaşanmıştır. 1980 kopmadır, 1987’den itibaren bir anayasacılık hareketine doğru kaymaya başlamıştır ve sapmalar olmuştur 1999 değişikliklerinden biri neoliberalizmin Türkiye’ye yansımalarından biridir ancak özgürlükler bakımından tanık olunan açılımlar kayda değerdir. 2007 ve 2017 arasındaki değişiklikler iktidarın kışkırtılması iktidarın şahlanışı yönünde yapılan değişiklerdir.  Burada anayasal kazanımlar deyince, 1987den 2004’e kadar kaybedilen anayasal kazanımların önemli bir kısmı geri alınmıştır diyebiliriz. 2010’lu yıllarda bazı kavramları bilerek ya da az bilerek yanlış kullanmaya başladık. Çoğulcu demokrasi çoğunluklu rejim gibi. ‘Çoğunlukçu demokrasi uyguluyor, çoğulcu değil’ dedik. Aslında demokrasinin bir çoğulcu ve çoğunlukçu yönü var. Ak Parti’nin yaptığı çoğulcu ve çoğunlukçu değildi nitekim dayatmacı idi, çoğunluğun dayatması idi. Mecliste müzakere yaptırmam dedi. Bu fiziken çok olan kişilerin kazanımlarımızı reddeden yaklaşımlarıdır. Nereden geliyoruz soruyu  yanıtlamak için yakın geçmişimizde 15 Temmuz öncesinde anayasanın ihlaline çok dikkat çektik. Medya çoğulcu olmaktan çıktığı için sesimiz az duyuldu. Akademisyenler olarak bildiriler yayınladık. Kendisi de ‘Parlamenter rejim askıya alındı’ diye itiraf etti ancak fazla etkisi olmadı. Ne zaman esasen tam anayasasızlaştırma dönemine 15 Temmuz sonrası girdik.”

OHAL rejimi 2015 yılında başladı 

OHAL rejiminin 20 Temmuz’da değil 2015 yılında başladığına dikkat çeken Kaboğlu, şunları kaydetti:

“Türkiye’de OHAL 2015’in başlarında Güneydoğu’da sokağa çıkma yasaklarının uygulanmasıyla, özel güvenlik bölgelerinin ibraz edilmesiyle ve 6638 sayıl iç güvenlik yasasının Nisan 2015’te yürürlüğe konmasıyla fiili olarak başladı. Resmi olarak 20 Temmuzda tam anayasasızlaştırma dönemi oldu. Bundan sonrası bu anayasal bilgi sürecini yayamazsak, bundan sonrası da tek kişinin kalıcı OHAL’i olacaktır. Bu açıdan OHAL düzenini üç aşamada inceliyorum. Bir başka siyasal yaklaşımla baktığımız zaman kumpas dönemi, darbe dönemi ve metal yorgunluk dönemi. Ülke metal yorgunluk dönemine girdi ne yapmalıyız? Geçen yıllarda Türkiye’nin içine düştüğü kısır döngü, hukuk siyaset ilişkisindeki derin kırılmadır. O kadar derindir ki sanki hukuk siyasetin bir tür aklayıcısı her türlü siyasal söylemin ve eylemin meşrulaştırıcısı ve hukuk siyasetin bir oyuncağı haline gelmiştir. Hukuku siyaset üretir ama daha önemli bir gerçek var ki siyaset hukuku üretirken üç kurala bağlı olarak üretir.  Siyaset usul kurallarına, kazanımların gerisine düşmemek kaydıyla ve parlamentoda müzakere sürecinin askeri gereklerine uymak kaydıyla hukuk üretir. Hukuku siyaset ürettiği zaman hukuk önünde siyasetçi eğilir, koyduğu kurala bağlı kalır. Devletin tek kişinin iradesi değil devlet hukuk kuralları bütündür. Türkiye Cumhuriyeti laik sosyal demokratik bir hukuk devletidir. 2019 yolunda, çeşitlilik içinde birlik ‘Hayır, Evet’ diyalektiğini kurabiliriz. Hayır blokunu Evet’e çevirebiliriz. Tek adam rejimine hayır, hukuk dışılığa hayır, parlamenter rejim için evet, hukuka inanç için evet, Türkiye’nin geleceği için evet gibi evetler blokunu geliştirebiliriz.”

12 Eylül’de hukuk yoktu, bugün de hukuk yok

Avukat Turgut   Kazan da, “Hukuk insanlığın yüzyıllardır, korkusuz yaşama mücadelesinde insanlığın kazandığı değerler bütünüdür. İnsan hakları, korkusuz yaşama konusunda bir çeşit ortak mirasımız olan masumiyet karinesi, adil yargılanma hakkı, özel yaşamın gizliliği, iletişimin gizliliği bunlar değerler bütünüdür. Siyasetin yaptığı kural koymaktır. Siyaset kural koyar. Siyaset kural üretir ama o kural insanlığın ortak mirası olan değerler bütününe uygunsa hukuk devletidir. Kurallar bütünün uygun olması da yetmez bu zaten ne yapmalıyız sorusunun yanıtıdır. Kurallarını çok iyi yazmış olabilirsiniz ama o kuralların gerçekten uygulanabilir olmasını sağlayacak olan bir koruma mekanizması olacak. Bu koruma mekanizması gerçekten bağımsız kaliteli olacak. İnsanlığın ortak değeri ve insanlığın mirası olan kurallar bütününü özümsemiş hakimlerden oluşan bir yargı sisteminiz olacak. 12 Eylül’de hukuk yoktu, bugün de hukuk yok. Şu anda Anayasa Mahkemesi öyle bir karar verdi ki, o yüzden OHAL hukuku yoktur. Saray ne derse o kuraldır bu hukuk değildir” diye konuştu.

Panelin bitmesinin ardından katılımcıların soruları yanıtlandı.

TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi Basın Birimi

 

Türkiye’nin siyasi geçmişi ve geleceği masaya yatırıldı

Okunma Sayisi : 1430
Adres : Konur Sokak 4/3 06650 Yenişehir / Ankara • E-posta : info@mimarlarodasiankara.org
Telefon : 0 312 4178665 • Faks : 0 312 4171804 • GSM Santral : 0 533 4777967
Son Güncelleme : 24.09.2020 - 19:29:29
Şu an 55 kişi online | Hukuki Şartlar ve Gizlilik Hakları